Yunanistan’ı Bisikletle Keşfediyoruz

Ege adalarını bisiklet ve yelkenliyle aşmak.

Bir yanardağın zirvesine çıkan patikadan bisikletle yukarı tırmanıyoruz. Tahmin edebileceğiniz gibi çok dik. Nefesinizi kesecek, bacağınıza kramplar girmesine neden olacak kadar dik. Pedalın her dönüşünde baldırlarımda lavlar fokurduyor. Yol büyük bir kaya parçasının yanından kıvrılıp yükselirken daha da dikleşiyor.

Burası Yunan adası Nisiros ve yolun sonunda hâlâ sıcak olan krateri doğrudan görecek şekilde yanardağ ağzının kenarına kurulu, 60 kişinin yaşadığı Nikia köyü var. Köyde beni taze sıkılmış, soğuk limonatanın beklediğine dair söz aldım. Omzumdan geriye baktığımda aşağıda ışıldayan Ege Denizi’nin görüntüsüyle büyüleniyorum. Aheste aheste dalgalanan mavi sularda minicik ışık huzmeleri oynaşırken yelkenli teknemiz Kaya Guneri Plus açıkta uysalca salınıyor.

Saatler sonra, bisikletimin üzerinde öne doğru eğilmiş halde çılgınca çığlıklar atarak volkanik kayalar ve yeşilliklerin yanından fişek gibi geçip dağdan son hız aşağı ineceğim. Yatta beni yine soğuk içecekler bekliyor.  

Ama o zamana kadar ödüllerin ikisine de kavuşmak istiyorsam yapacak tek şey var: Pedala kuvvet…

Kimse Yunan Adaları’nı bisikletle dolaşmanın kolay olduğunu söylemedi. Ege Denizi’nin güneydoğusuna dağılan On İki Ada, en iyi şekilde sanki sihirle oraya düşmüşlercesine masmavi sulara gömülü, yüksek, sarp dağlar diye tarif edilebilir.

Belki de gerçekten öyle.

Söylenceye göre Nisiros adası Poseidon ile ölümsüz bir dev arasındaki savaş esnasında oluştu (açıkçası Yunan mitolojisinde pek de rastlanmayan türden bir hikâye değil). Deniz tanrısı yanındaki adadan kopardığı kocaman parçayla devin kafasını ezdi ve onu sonsuza dek denizin derinliklerine gömdü. Devin yeraltından yükselen kızgın haykırışları yanardağı şekillendirirken, yeni kara kütlesi de Nisiros’a dönüştü.

Çok az yerin bu antik deniz rotaları kadar zengin bir tarihi ya da görkemli öyküleri vardır ve yelkenli yat onların arasında seyahat etmenin en iyi yöntemi hâlâ. Herkül ya da Odysseus gibiler için yeterince iyiyse, benim için de yeterince iyi. Ama Herkül gibi bir yarı tanrı bile böylesine iyisini görmüş müdür, şüpheliyim.

Sekiz günde beş adayı dolaşacağımız gezide Boston merkezli lüks bisiklet malzemeleri satıcısı Du Vine’ın misafiriyim. Genellikle sabah erken saatlerde yelken açıyor ve her gün yaklaşık 50 kilometre pedal çeviriyoruz. Adalardaki gelişigüzel sürüş tarzları bisiklete binmeyi zorlaştırabiliyor, ama bizim seçtiklerimiz çoğunlukla trafiğin pek olmadığı, nispeten düzgün yollar. Kafilenin önünde bir rehber, arkasında bir rehber bulunuyor daima ve pedal çevirmekten yorulan ya da bir sonraki etaba geçmek isteyen misafirleri toplamak için bir minibüs de hemen arkamızda. Diğer misafirler –toplamda altı kişi– azimli ya da rahat bisikletçilerin karışımı. Bisiklet sporuna adanmış efsanevi baldırlara sahip bir centilmen hep birkaç kilometre daha yapmanın peşinde ve sürekli önden gidiyor; bir diğeri mola yerinde Yunan kahvesiyle oyalanmaya bayılıyor ve gerekirse hemen minibüse atlıyor. Rehberler herkesin arzusunu memnuniyetle yerine getiriyor.

Yaşar Demiröz böyle rehberlerden biri. Henüz 30’larındaki ultra formda sporcu son birkaç gündür ya yanı başımda ya da arkamda ilerleyen güler yüzlü gölgem haline geldi. İtidalin pek bana göre olmadığını çabucak kavradı. Yorgunluktan tükeninceye dek tepelere saldırmayı ve sonra, kimi zaman tehlikeli biçimde, son sürat yokuş aşağı uçmayı seviyorum.

Nihayet yuvarlak bir dağın tam ortasında konuşlanan, dört kilometre genişliğinde ve birkaç yüz metre derinlikteki krateriyle kendini açığa vuran yanardağa Yaşar’la birlikte ulaşıyoruz. Volkan zamanla kendi içine çöküp bir kaldera meydana getirmiş. En son 1800’lerin sonunda patlamış.

Bembeyaz duvarlar ve parlak mavi panjurlardan müteşekkil evleriyle bir köy, uçurumun her köşesine tünemiş durumda. Fantastik, hatta Yunan mitolojisine yaraşır bir görüntü. Bisikletten indiğimde bir kafenin sahibi elime gerçek limonata tutuşturuyor. Ailesinin nesillerdir burada olduğunu anlatınca aktif bir yanardağın üzerinde yaşamanın nasıl bir his olduğunu soruyorum. Endişelenmiyor mu? “Yılın 365 günü, günün 24 saati endişeliyiz” diyor, sonra gülümsüyor. “Ama bir de manzaramıza bak.”

36 metre uzunluğundaki Türk guleti Kaya Guneri Plus mağrur pruvası ve beyaz yelkenleriyle, tik ve maundan yapılmış zarif bir yat; asırlardır bu rotaları arşınlayan cinsten teknelerden biri. Banyo lombozundan görünen harika manzarasıyla özel banyolu ve duşlu altı kamara mevcut. ABD, Kanada, Avustralya’dan gelen üç çift ve benimle birlikte yolcu sayısı mürettebat sayısından az. Yat olağanüstü konforlu ve mahremiyet garanti.

Bizimkisi pek çok ortak noktası bulunan neşeli bir grup; muhtemelen nedeni bisiklet turunu tercih eden herkesin aktif, dinamik ve biraz da rekabetçi olması. Kanadalı cerrah Mark yorucu bir bisiklet gezisinin ardından güvertede birasını yudumlarken, “Gruptakilerin sert karın kaslarını görünce ‘Vay canına, belki de bisiklette daha fazla zaman geçirmem lazım’ diye düşündüm” diyor. “Ama bilirsin ya, bu, çalışırken eğlenmenin mükemmel bir kombinasyonu.”

Adalar hafta boyunca limanlar, koylar, köyler ve sıcak deniz sularıyla dolu dalgalı bir kaleydoskobun içinde gelip geçiyor önümüzden. İsimleri benzeşse de –Kalimnos, Kos, Nisiros, Sömbeki, Rodos– kendileri benzeşmiyor. Sömbeki’nin süper şirin liman köyünden Rodos’un turistik kalabalığına dek her adacığın farklı bir kişiliği var. Bisiklet onları keşfetmek için mükemmel bir araç: Köylülere selam verecek ve koşuşturan keçilerden sakınacak kadar yavaş, ama bol miktarda yer görmenizi sağlayacak kadar randımanlı.

Genellikle gün doğumunda uyanıyorum; güneşin ilk ışıkları geceleyin demirlediğimiz ücra koyu, hâlâ birilerinin yaşadığı Roma şehrinin önündeki ortaçağdan kalma mazgallı siperleri ya da hemen yanı başımıza demir atmış 30 milyon dolarlık yatı gözlerimin önüne seriyor.

Sabah atıştırmaları çabucak bir alışkanlığa dönüşüyor: Ön güvertede yayılırken teknenin baş kamarotu Ali, bana bir kase ceviz getiriyor. İlk günümde taze yemişler tıkındığımı fark edince artık sormadan getirir oldu. Kaptan, mürettebat ve rehberler Türk ve birçok lüks otelde bulmayı dileceğiniz bir sıcaklıkla her an hizmetinize amadeler.

Kuzey Amerika’daki Büyük Göller’de bir tekneleri olan Mark ve eşi Pam ekibin uyumlu tavrına dikkat çekiyor; özellikle de Akdeniz süperyatlarının arasında guletle manevra yapmanın ürkütücü doğası göz önüne alındığında… “Eşime üzerinde ‘Demir atarken söylediğim sözler için özür dilerim’ yazan bir tişört satın aldım” diye anlatıyor Pam gülerek. “Ama burada böyle bir şey söz konusu değil.” Bisiklet gezilerimiz öğlen iki civarında sona eriyor ve öğleden sonraları denize girip güneşlenerek ve tembel tembel aylaklık ederek geçiyoruz. Öğleden sonra biraları ve öğle yemeği tamamı güvertede servis edilen akşamüzeri kokteyllerine ve okkalı bir akşam yemeğine, sonra da gecenin ilerleyen saatlerindeki kokteyllere bağlanıyor. Şefimiz genç ve utangaç, ama mutfağından çıkan yemeklerin lezzetleri inanılmaz. Bol bol Yunan ve Türk yemeği: Ultra taze salatalar, iştah kabartan cacıklar, mayhoş musakkalar, enfes ahtapotlar, gevrek balıklar. Teknenin küçücük mutfağında bunca yemeğin nasıl hazırlandığı ise yolcular açısından bir muamma.

Bir keresinde güvertede kestirirken uyandığımda yelkenlerin fora edildiğini, bembeyaz kanvasların rüzgarda deli gibi savrulduğunu fark ettim. Konumumuzu merak ederek Google Maps’i açınca Türkiye’deki bir yarımadanın hemen kuzeyimizde, Mısır’ın güneyde kaldığını anladım. Hâlâ Avrupa’da olabiliriz, ama mesela Roma’dan ziyade Kahire’ye daha yakınız. Bu Herkül misali maceracı denizcilerin memnuniyet duyacağı bir şey. Normal hayatlarımızın çok uzağındayız.

Şimdi yine pedal vakti: Başım aşağıda, nefesim kesilmiş haldeyim. Homeros’un İlyada’sında adları geçen bir dizi kambur sırtlı dağı kucaklayan Sömbeki adasındayız. Manzara müthiş, ama onlara bakmaktan bitap düştüm. Deniz seviyesinden başlayan maceramızda hedefimiz mola vermeden 490 metreye çıkmak. Alüminyum bisikletlerimiz bunun gibi sarp bayırlarda fazla işlevsel değil ve ben alete küfretmeden duramıyorum. (Şirket gelecek yıl daha hafif, daha iyi bisikletler tedarik edecek.)

Saldırı modumdan vazgeçiyorum. Tek isteğim şu tepeye tırmanmayı başarmak. Yat güvertesindeki bira ve mükemmel yemekler bile çok uzak görünüyor gözüme.

Sonra sevgili gölgem Yaşar yanımda beliriyor. Anlamaya çalışarak beni izliyor. Birden cep telefonundan bir müzik sesi geliyor. Bir an telefonunun çalma tonu olduğunu düşünüyorum. Ama hayır, bilerek bir şarkı açmış. Son Mohikan filminin müziklerinden, kışkırtıcı bir keman ezgisi: “The Kiss.

Başım yukarı kalkıyor. Pedalları çevirme tempomu cesaret verici müziğin ahenkli notalarına uyduruyorum: Daha süratli, daha azimli, daha coşkulu. Yaşar’a dönüp gülümsüyorum. O anda ihtiyaç duyduğum şeyin biraz zorlanmak olduğunu ben bile bilmiyordum. Ama o biliyordu ve müzik mükemmel. “Son bir bayır” diye bağırıyor neşeyle.

Ve böylece dağ saldırıyor, tırmandıkça tırmanıyor, dünyanın zirvesine ve hatta Yunanistan’ın zirvesine uçuyoruz. Mitik bir duygu.

HAZIRLAYAN: JASON H. HARPER

FOTOĞRAFLAR: GWEN KIDERA