Yarış Otomobillerinden Saat Tasarımına

Yarış otomobillerine giydirilen üniformalar saatlerin tasarım dilini renklendirmekle görevli.

Enzo Ferrari, “Yarış otomobilleri kazandıkça güzelleşir” dediğinde, büyük ihtimalle ilerleyen yıllarda bu araçların tasarım kültürünün güçlenmesine bunca katkı sağlayacağını düşünmüyordu. Motor sporlarının nispeten kısa tarihi boyunca yarış otomobillerini süsleyen, kelime anlamı ‘üniforma’ olan livery –çoğu kez sponsorları temsil eden– renkli grafik logo ve armalar, otomobillerden sıyrılıp saat kadranları ve kayışları gibi farklı ortamlarda kendine yer buldu. Böylece eski yarışların kahramanı otomobiller, zaferleri unutulmaya yüz tutmuşken bile hayal gücümüzü tetiklemeye devam ediyor.

1990’ların büyük çoğunluğunu İngiliz yarış ve mühendislik takımı TWR’ın baş tasarımcısı olarak geçiren ve şimdilerde Jaguar’ın tasarım direktörü olan Ian Callum, “En ikonik üniformalar sadelikten doğanlardır” diyor. “Aslında en önemli şey çizgilerdir; otomobilin formunu öne çıkarmakla yükümlüdürler. Çizgileri belirli şekillerde kullandığınızda otomobile normalde sahip olamayacağı bir bütünlük de katarlar.”

1960’ların sonuna dek, uluslararası yarış platformlarında tek renk kullanımı hâkimdi. Bu renkler de genelde otomobil üreticisinin veya pilotunun ülkesini temsil edenler arasından seçilirdi. 1968’de sponsorluk kavramı geliştiğinde karmaşık logolar da pistlere çıkmaya başladı. Takip eden 10 yılda parlak renkler başrole çıktı, ama Lotus, tamamen siyaha boyanmış John Player Special aracının üzerine altın sarısı renginde işlenmiş sponsor logoları yerleştirerek bu trendi yerle bir etti. “Harikaydı, aracın hatlarını takip eden altın şeritler, siyah rengin zarafetini daha da ön plana çıkarıyordu” diyor Motorsport Network’ün teknik analiz ve illüstrasyon departmanı başkanı Giorgio Piola. “Araç, ‘Black Beauty’ (Siyah Güzellik) olarak anılmaya başlanmıştı.”

20 yıl sonra Callum, Silk Cut Racing takımının Jaguar XJR-14’ünün temiz grafik konseptini iki tonlu mor boya ile taçlandırdı. “Amacımız, aracın mor ipekten bir materyalle kaplandığı hissini yaratmaktı” diye açıklıyor bu kararını. “Bu, bir aracı çizgiler dışında daha ilginç bir şeyle kaplamak adına atılmış ilk adımdı. Grafik desenler, aracın formunu gizlemek yerine daha da öne çıkarıyordu.”

Sanatsal ve yapıştırılabilir üniformalar çok ünlü olsa da, 1970’lerde fazla tercih edilmiyorlardı. Hatta şimdilerde bile çok nadir görülüyorlar. Callum’a göre bunun sebebi motor sporlarının kaçınılmaz ticariliği. “Bu, uygulaması zor bir teknik” diyor. “Birisi size milyon dolarlar ödediğinde her şeyi talep etmeye hakkı olduğunu düşünüyor.”

Nadir durumlarda ünlü bir üniforma, yarış otomobili mühendisliği sayesinde doğabiliyor. Buna en güzel örnek 1971’de yaşandı: Porsche mühendisleri, uzun ve kısa kuyruklu 917 modellerinin gövde stillerini kaynaştırmak istemişti. Ortaya çıkan otomobilin geniş bir gövdesi, yuvarlak çamurlukları, kısa, alçak ve düz bir burnu vardı. Araç atik ve hızlı olmasına rağmen –Le Mans’ın sıralama yarışlarında en hızlısı oydu– biraz çirkindi. Bu gerçeği sindiren Porsche, aracı hemen pembeye boyamış, üzerini tıpkı bir kasabın bir domuzu parçalamadan önce bölümlere ayırması gibi çizip damgalamıştı. Renginden ve bu tasarım yaklaşımından dolayı araç kısa sürede ‘Domuz’ olarak anılmaya başlandı (diğer takma adları arasında Big Berta ve Trüf Avcısı da vardı). Porsche, bu yılki Le Mans 24 Saat Yarışı’nda bu tasarımı arşivlerinden çıkardı ve yeniden pistlere saldı.

1960’lar sonu ve 70’ler boyunca ünlenen üniformalar arasında ikon statülerini renk seçimleri veya yarış çizgileriyle herhangi bir ilgisi olmaksızın kazananlar da vardı. “Bir insan hikâyesi anlatmak, 1970’lerde, şimdi olduğundan daha fazla önem taşıyordu” diyor 17 yıllık kariyeri boyunca çok kez Le Mans’da ve Blancpain Endurance Series’de yarışan profesyonel yarış pilotu Harold Primat. “İnanılmaz mühendislerden, inanılmaz pilotlardan ve inanılmaz sponsorlardan bahsediyorduk… Yarışın bir parçası gibi hissediyordunuz; kendinizi o hikâyenin içinde görebiliyordunuz. Gerçek kişilerin maceralarını anlattığı için duygusal bir bağ kuruyordunuz ve bu yüzden de zaferler sizin için büyük önem taşıyordu.”

Başrolünde Steve McQueen’i gördüğümüz 1971 yapımı Le Mans filmindeki açık mavi ve turuncu Gulf üniformalı araç da bu hissi uyandırıyordu. Primat, 2009’da, Gulf sponsorluğundaki Aston Martin takımı için McQueen’inkiyle aynı üniformayı giyen bir araçla yarışmış ve bu üniformaya olan sevgisinin ve otomobili sürerken hissettiği gururun, içinde bulunduğu aracın üniformasından, özellikle de bahsettiğimiz Hollywood dokunuşundan kaynaklı olduğunu söylemişti. “Gulf üniformasının ne kadar yarış kazandığı hakkında bir bilgim yok” demişti, “Ama hislerimi Le Mans ve Steve McQueen’in yönlendirdiğini biliyorum. Onlar, insanlara yarışlara katılma hayali kurdurmuşlardı.”