Waterside Bodrum

Eşsiz mimariye sahip bu yaşam alanı, aşina olduğumuz Bodrum evi konseptini yeniden tanımlıyor.

Klasik Bodrum yerleşkelerinden her özelliğiyle sıyrılmayı başaran bir konut projesi olan Waterside Bodrum’u konuşmak için Pamir & Soyuer’den Ali Pamir ve projenin mimarı Emre Arolat’la bir araya gelme şansına eriştik. Özgün mimari detaylarıyla öne çıkan, denize yakınlığıyla emsalleri arasında benzersiz olan, “Bir Bodrum evi nasıl olmalı?” sorusunun cevabını akla gelmeyecek bir yönden cevaplayan Waterside Bodrum, yıl boyu beldede yaşanabileceğinin en büyük kanıtlarından biri. Bir yandan da Bodrum’un gayrimenkul sahnesinin geçirmek zorunda olduğu değişime dikkat çeken bir yönü var. Burası öyle farklı bir yaklaşımla tasarlanmış bir yer ki, hakkında konuşurken lafın dönüp dolaşıp Bodrum’a, Bodrum’un zihinlerimizde ve kalbimizde bıraktığı izlere ve izlenimlere gelmemesi olanaksızdı. Yeni Bodrum’u Waterside aracılığıyla keşfederken, Ali Pamir sordu, Emre Arolat cevapladı…

ALİ PAMİR: Robb Report’un Bodrum sayısı için bir araya geldik. Bodrum, beş-altı yılda popülerliği artan bir destinasyon. Bodrum’a baktığında, neler söylemek istersin?

EMRE AROLAT: Bodrum, çocukluğumuzun bakir kasabasıydı; her ne kadar o hikâyenin derinliği tartışılabilir olsa da, belirli bir entelektüel zümrenin ilgisini çektiği düşünülen bambaşka bir yerdi. Eskiden “kafa dinlemeye Bodrum’a gidelim” denirdi; yavaş yavaş “kafa dağıtmaya gidelim” denmeye başlandı. Bodrum’un bugün gelmiş olduğu noktayı, sadece Bodrum’a bakarak anlamak çok kolay değil. Türkiye’deki kentleşme oranlarına baktığımızda, 1980’lerde %20’lerde olan kent nüfuslarının bugün tam tersine dönüp, %80’lere çıktığını görüyoruz. Bodrum, Muğla’ya bağlı bir belde olsa da, bence kentleşmenin en güzel örneklerinden biridir. Olukça göç alan bu beldenin, Türkiye’de özgün ve spesifik bir tarifini yapmak gerekiyor: Kentlere genelde doğularından göç olur. Hâlbuki Bodrum ağırlıklı kuzeyden, biraz da batıdan göç alıyor. Bir dönem yazlık olarak görülen evlerin artık içinde 12 ay yaşanan yerlere dönüştüğünü görüyoruz. Yani Bodrum’un eski halini düşünerek bir yere koymaya çalışmak, hatta o nostaljiyi sürdürmek biraz naif bir yaklaşım olur. Bodrum’u bir şehir olarak tahlil etmek ve ona göre konuşmak lazım.

A.P.: Karşılaştıracak olursak, –Boğaz’daki satılık yalıları, lüks konutları da düşünüyorum- konut fiyatları aşağı yukarı İstanbul’la aynı. Burada adet çok fazla olmasına rağmen, “yeni, bitmiş, süper lüks olsun” diye bir arz yok. Şu anda Bodrum’da 2.000’e yakın –tamamlanmış ve inşası süren– konut projesi var. Bunların arasında senin yaptıkların da var, beklenen bir Four Seasons projesi de var… Bodrum’da çok aktif bir mimarsın; Elements, Nef Reserve ve bir de Küçükbük’te devam eden bir projenin başındasın. Bildiğim kadarıyla Waterside, Bodrum’da yaptığın o ölçekte ilk projeydi. Bodrum’daki işlerin arasında bir süreklilik olduğunu düşünüyor musun?

E.A.: Çizgimin, dışarıdan bakıldığında anlaşıldığına dair yorumlar duyuyorum insanlardan. Ben işlerim arasında –en azından çizgisel olarak– büyük bir süreklilik görmüyorum. Waterside Bodrum’un bulunduğu arazinin lokasyonuna, topoğrafik yapısına, denizle ve yolla olan ilişkisine, etrafındaki diğer yapılarla kurmuş olduğu ilişkiye bakıldığında diğer projelerimden çok farklı olduğunu görebilirsiniz. Orada oluşan dokuyu diğerlerine pek benzetmiyorum. Arazi, rüzgâr, güneş, doku, bitki örtüsü, çalışacağınız alanda ne varsa ve ne yoksa, tüm bu detaylar bir mimarın karar vermesi için çok önemlidir. Ama Bodrum’daki bahsi geçen bu projelerimi birbirine bağlayan, ortak noktada buluşturan şey; kendi başlarına çevreden bağımsız olarak bağırıp çağıran, kendilerini gösteren yapılar olmak yerine, gözünüzü kısıp baktığınızda neredeyse çevrenin bir parçası olup kaybolan, araziyle bütünleşmiş yapılar olmalarıdır.

A.P.: Waterside Bodrum, alıştığımız şeylerin dışına çıkan bir proje gibi geliyor. Eskiden orada kayalar olduğunu söylemiştin; o halini bilmiyorum ama onları çıkarıp yerine yapıları koyduğumuzda ortaya çıkan şeyin radikal bir duruşu olduğunu da görebiliyorum.

E.A.: Bu hissiyatın çok da yanlış değil… Waterside arazisini ilk gördüğümüzde kocaman bir düzlüktü, üzerinde bir otel inşaatının temel kalıntıları vardı. Eski Bodrum fotoğraflarında gördük ki, orası hafif bir tepeymiş ve kayalarla kaplıymış. Biz tepenin kimliğini ona geri kazandırdığımızı düşünüyoruz, ama bu süreçte içine pek çok yapı da sığdırdık. Bu kurgu da projeyi diğerlerinden farklı yere taşıyan şeydir. Waterside’da yapılar birbirlerine tutunarak bir topografya oluşturuyor. İnşaat bitip de toparlanma evresine geçtiğimizde –henüz peyzaj çalışmaları bile yapılmamıştı, hiç yeşil yoktu– çok kötü bir havada, inanılmaz derecede sallanan bir tekneyle ilk kez denize açıldık ve Waterside Bodrum’a karşıdan baktık. İzlerken tüylerimin hafiften diken diken olduğunu söyleyebilirim. “Hakikaten oluyor galiba” dediğimi hatırlıyorum. Proje tamamlanalı yedi sekiz yıl olmuştur, ama hâlâ bir takım şeyleri yapmaya devam ediyoruz.

A.P.: Bodrum mimarisinde beyaz bir durum vardır. Ama sen Bodrum’da yapı tasarlarken beyazı neredeyse hiç kullanmıyorsun.

E.A.: Reddediyorum aslında. Beyazın Bodrum’daki varlığının ne kadar “gerçek” olduğuyla ilgili bazı tereddütlerim var. Bölgenin tarihsel bağlamdaki yapı stoğuna baktığımızda, beyaz yapıların Mikonos veya Santorini’de olduğu gibi kentin bütününe yayılmadığını görüyoruz. Eskide yapıların %90’ının doğal taşla, hem de o bölgeden çıkan, Bodrum kayrak taşıyla inşa edildiğini biliyoruz. Bu açıdan bakınca, Bodrum’un beyaz meselesinin çok da mecburi olmadığını düşünüyorum. Beyaz, doğada çok az şeyde görülen bir renktir; dalgalar, martılar, güneş ışığının aşırı yansımaları, bulutlar… Doğanın bütününde kaybolan değil, tam tersine öne çıkan, bulunduğu yere çizgi çeken bir renktir. Beyaz kullanımıyla, kendini gösteren bir yapı ortaya çıkarmak bir davranış biçimi olabilir; ama ben tam tersine doğanın içinde kaybolmaya, onun bir parçası haline gelmeye çalışan yapıları Bodrum için daha doğru buluyorum. Anne ve babamla birlikte Kervansaray Bodrum otelinde çalışmıştık. O proje, kocaman beyaz bir lekedir ve itiraf etmeliyim ki bu fikir benim başımın altından çıkmıştır. Bodrum’a giderken sürekli otelin önünden geçer, “Beyaz olması şart mıydı, olmasa daha mı iyi olurdu?” diye içimden geçiririm. Şimdi o yapı belirli bir eskime seviyesine geldi, artık seviyorum. Ama o projeden sonra hep, “Şunu buradan çıkaralım, taşların üzerini de koyultalım” diye düşünmeye başladım. Beyaz çok iddialı bir renk, kendimi onu kullanacak kadar yetkin hissetmiyorum.

A.P.: Peki, Waterside Bodrum projesine nasıl dâhil oldun? Proje üzerinde çalışırken üzerinde karar kıldığınız ortak bir dil var mıydı?

E.A.: Waterside, Vicem ve Konukoğlu gruplarının ortaklaşa girdiği bir yatırımdı. Bana gelen yegâne kısıtlama konut sayısıyla ilgiliydi. Konut sayısı, konut büyüklüklerini de etkiler. Bizim de mimarlar olarak çekindiğimiz konu her zaman yoğunluk olmuştur. Aslında kent içinde nitelikli yoğunluğun destekçisiyimdir. Waterside o yoğunluğun nitelikli olarak tasarlanabileceğinin mümkün olduğunu gösteren ve bunu ispatlayan bir projedir. Çünkü birbirinden ayrışmış, aralarında on yirmi metre olan yapılar yerine, çok küçük bir köy oluşturduğunu düşündüğüm, oradaki mekân anlayışının avantajlarını çok iyi yansıtan bir proje oldu. Bu bir kısıttı, evet. Ama mimarlıktaki kısıtların iyi bir şeyler doğurup, yaratıcılığı körüklediğini düşünürüm.

A.P.: Waterside Bodrum’un öne çıkan bir diğer özelliği, otopark alanlarını tamamen yerin altına taşıyan bir tasarımı olması. Bu hem çok pratik bir uygulama hem de otomobillerin yer üstünde yer kaplamasını önlüyor.

E.A.: Otomobile çok meraklıyım, gençliğimde yarışlara katıldığım da oldu. Ama böyle bir yerleşmede görüntüyü bozacak ve Bodrum güneşinde parlayarak görüntü kirliliği oluşturacak en kötü şey otomobillerdi. Yolları ve park alanlarını yerin altına taşımak hem sirkülasyonu kolaylaştırıyor ve otomobilleri güneşten koruyor hem de panoramaya baktığınızda hiç otomobil görmüyorsunuz. Yollara da bir yer ayırmak gerekmiyor çünkü bu tür yerleşmelerin en büyük dezavantajlarından biri yollardır. Tasarım olarak tam hâkim olamadığınız, bir noktadan sonra görüntü ve gürültü kirliliği yaratan, sürekli bakıma ihtiyaç duyan bir şeydir yol. Waterside Bodrum’da hiç araç yolu yok; gelir gelmez yerin altına giriyor ve evlere oradan dağılıyorsunuz.

A.P.: Lüks diye bir şey var ve bu şeyin de herkese göre değişen bir tanımı var. Konut ve lüksün yan yana gelmesi hakkında ne düşünüyorsun?

E.A.: Lüks tanımı kafamda çok net aslında. Geliri az olanlar için lüks; pahalı, elde edilmesi zor olan maldır. Niteliği çok önemli değildir, kişi sadece o malı kaça alabileceğiyle ilgilenir. Yeteri kadar parası olanlar içinse lüks başka şeyler anlamına gelir. Neye ihtiyacınız varsa ve neyi zor buluyorsanız o lükstür. Türkiye konut piyasasından söz edeceksek, sürekli bir ekonomik yoksulluk hakkında konuşulduğundan, lüks kavramı pahalılıkla eş değerde. Ama bu yanlış bir yaklaşım. Çok parası olan, parasını bir eve harcama imkânı olan birisi için pahalılık hiçbir şekilde lüks değildir; olağan bir durumdur. Onun aradığı çok şey vardır; daha önce tattığı ve bildiği duyguların tamamen dışında ve hoşuna giden cazip bir şeylerle karşılaşması, aldığı konutu lüks haline getirir. Şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki, Türkiyeli olan veya olmayan bir kişinin ülkemizde üste düzeyde, iyi tasarlanmış bir konut bulması bir lükstür çünkü bu tür evlerin sayısı çok az. İyi, nitelikli tasarım, benzersiz bir lükstür.

“Denize olan müthiş yakınlık. Sahil aksının uzunluğu ve getirdiği rahatlık. Özgün mimari. Bodrum merkezine olan yakınlık ve 1-2 aylık kullanım imkânı. Ev adedinin az olmasından ötürü gelen mahremiyet.” Pamir & Soyuer kurucu ortağı ve yönetim kurulu başkanı Ali Pamir, projeyi bu cümlelerle özetliyor. Bir Sanko Holding yatırımı olan Waterside Bodrum, 2018’te başlayan işbirliğini takiben Pamir & Soyuer ile pazarlama ve yönetim alanlarında birlikte çalışıyor.

Bodrum Yarımadası’nın güneydoğusunda, doğal koruma alanı olarak tescil edilmiş Kara Ada’nın karşısındaki bir tepede konumlanan Waterside Bodrum, Türkiye’nin öncü mimarlarından Emre Arolat tarafından tasarlanan 21 evden oluşan, gerçekten de özgün mimari tasarımıyla dikkat çeken bir konut projesi.

Fakat “konut projesi” olarak sınırlamak, bu yaşam alanının sunduğu avantajları yeteri kadar karşılamıyor. “Evler denize sadece 20 metre uzaklıkta. Yaklaşık 250 metre uzunluğunda bir sahili olduğu düşünüldüğünde, ev başına düşen ortalama 11 metrelik sahil alanının çok yüksek bir oran olduğunu görebilirsiniz. Bodrum’un merkezine çok yakın olması da bu evlerin sadece yaz aylarında değil, yılın her ayında kullanıma uygun olduğunu gösteriyor” diyen Pamir, geçtiğimiz yazdan bu yana farklı bir pazarlama anlayışıyla Waterside Bodrum’u potansiyel alıcılarıyla buluşturuyor. “İnsanların evleri almadan önce deneyimlemelerini, orada yaşamak nasıl bir tecrübe görmelerini istedik. İçleri bu tecrübeye uygun olacak şekilde yeniden düzenlenen 14 ev, yaz boyunca minimum bir hafta olabilecek şekilde sezonluk kiralanabilecek.”

350 ve 400 metrekare kapalı alanı olan, her biri özel havuzlu ve denize sıfır evler, altı veya sekiz kişinin ve bir çalışanın yaşayabileceği şekilde tasarlanmış. Sadece Waterside Bodrum bünyesindeki evlerde yaşayan veya bir süreliğine konaklayanlara ve konuklarının kullanımına açık sosyal alanlar da mevcut: Waterside Spa ve Bodrum’un ünlü mekânlarından Zazu’nun işlettiği ve evlere servis hizmeti de olan Waterside Beach Cafe.

Pamir, “Bodrum bir yarımada; 30 kilometrelik bir alan, yani çok geniş bir coğrafyadan söz edemeyiz. Devamlı yeni bir şeylerin üretilebileceği bir bölge değil. Waterside Bodrum’un sahip olduğu konuma benzer, denize bu kadar yakın bir proje bir daha nerede yapılır, nereye sığar, açıkçası bilemiyorum. Çünkü sahil giderek doluyor” derken aslında Bodrum’da kalabalık olmayan bir sahil kesimi bulmanın ne kadar zor ve kıymetli bir şey olduğuna da parmak basıyor. Bu noktada, Waterside Bodrum’un denizle olan ilişkisi bir kere daha dikkat çekiyor. “Geçtiğimiz yıl konaklayan misafirlerimizin bazıları yatlarını da beraberlerinde getirmişti. Waterside’ın yaklaşık 20 metre uzunluğunda bir iskelesi bulunuyor.”