Sohana Heykelleri

Klip Kuns, Afrika taş sanatı Shona’nın bilinirliğini artırmak istiyor. Klip Kuns Marka Direktörü Gizem Alpar, Afrika’dan Türkiye’ye uzanan marka maceralarını anlatıyor.

Afrika taş sanatına ilginiz nasıl başladı?

Marka kurucumuz Gökhan Gül, işi dolayısıyla yılın yarısını Afrika’da geçiriyor. Afrika’nın kırsal kesimlerinde karşılaştığı heykellerden etkilenmesiyle başlıyor macera. Bu eserleri İstanbul’a taşımaya karar vermesiyle birlikte, Sertan Südütemiz ve ben de katılıyoruz ona. Birlikte yürüttüğümüz ön çalışmalarda, iki bin yıllık geçmişi olan, 1960’ların başında dünyanın keşfettiği, sanat piyasalarının çağdaş olarak kabul ettiği Shona heykellerinin hikâyesi ile karşılaşılıyoruz. Hepimizi çok etkileyen bu heykelleri çok sesli üslupla bir araya getirerek sunmaya karar veriyoruz. Şimdi, dünyanın çeşitli noktalarında zincirler kurmak ve bu sanatı dünyaya yaymak istiyoruz. O kadar geniş bir konu ve öğrenecek o kadar çok şeyimiz var ki. Şu an Milano ve Houston’da şubeleşmek üzere piyasa araştırması yapıyoruz.

Türkiye’deki ilgiyi hangi seviyede görüyorsunuz?

Sadece sanatseverlerin değil, çok daha geniş bir kitlenin dikkatini çekmenin peşindeyiz. Bu sebeple Klip Kuns bir taraftan Shona sanat akımının eserlerine, bir taraftan da Afrika’ya ait geleneksel ve modern taş objelere yöneliyor. Bu ikisini birbirine karıştırmadan, aynı zamanda çok da uzaklaştırmadan ince bir çizgiyle ayırarak bir arada tutmaya çalışıyoruz. Böylece bir taraftan koleksiyonerlerin ve sanatseverlerin, bir taraftan da sanatla hiç ilgisi olmayan kişilerin dikkatini çekmeyi hedefliyoruz.

Sanata yatırım yapmak isteyenlere bu eserleri önerir misiniz?

60’ların başında dünya Shona sanatı ile ilk tanıştığı dönemde, sanat piyasasında müthiş bir furya olmuştu. Başta Prenses Diana, peşinden de tüm koleksiyonerler koleksiyonlarına Shona heykellerini katmıştı. Her ne kadar ilerleyen dönmelerde ilgi azalsa da, yükselen bir değer olarak Afrika sanatının eski popülerliğine ulaşacağını tahmin ediyorum. Buna gönülden inandığımız için Zimbabwe Kültür Bakanlığı ve Harrare Müzesi ile ortak hareket ediyoruz. En başta kurmuş olduğumuz sertifikasyon zinciri ile eserlerimizin onanmasını sağlıyoruz. Daha sonra zincire ekleyeceğimiz yeni halkalarla başta Türkiye, sonra dünya piyasasında hak ettiği değeri görmesi için çalışacağız.

Heykellerde kullanılan taşların özelliklerinden bahseder misiniz?

Zimbabwe’nin anlamı House of Stone’dur, yani Taşların Evi. Dünyanın en zengin çeşitlilikte ve bolluktaki taş rezervlerinden birine sahiptir. Springstone, Serpentine, Soapstone gibi yumuşak taşlar da mevcut, Lepidolite, Dolomite, Butterjade gibi sert, mermer türevi yarı değerli ve değerli taşlar da…

Picasso’nun da sanat çizgisinin önemli bir döneminde müzede örneklerini gördüğü Afrika sanatı örneklerinden etkilendiğini biliyoruz. Kendisi bir çocuğun elinden çıkmış gibi görünen naif çizime ulaşmaya bir ömür verdiğini söylemiştir. Acaba Shona sanatının tılsımı naifliğinden mi geliyor?

Zimbabwe’de beni en çok etkileyen şeylerden biri, halkın ve tabii ki sanatçıların naifliği ve doğallığı oldu. Dediğiniz gibi bu anlamda doğaya çok yakınlar. Bunun yanında spiritüel anlamda çok zengin ve duygusal olarak oldukça derinler. Onların gözlerinde her zaman bir parça hüzünle birlikte, çocuk neşesi ve doğallığı görebilirsiniz. Bunların hepsi yetenekleriyle birleşerek içlerinden taşıyor ve taşları böyle şekillendiriyorlar. İşin içinde hep bu naif çocuk ruhları var. Evet, belki Shona heykellerinin tılsımı da buradan geliyordur.