Robb Report Kulüp: Uğur Işık

Bizzat Uğur Işık’ın topladığı bir garaj dolusu klasik otomobil, sahiplerinin bu tutkusu sayesinde yaşamaya devam ediyor.

Offshore yarışlarını 1998 yılında Türkiye’ye getiren Işıklar Holding Başkan Vekili Uğur Işık, bu alanda oldukça başarılı olmuş, Türkiye’nin tanıtımına da hatırı sayılır ölçüde katkı sağlamıştı. Yarışlar artık devam edemese de kendisinin bu tutkusu hiç bitmedi. Takım ruhunun, disiplinin her daim olduğu bu “süratli” yarışların haricinde Işık, otomobillerle –özellikle Amerikan otomobilleriyle– de ilgili. Öyle ki, İstanbul’da yeşillikler içindeki evinin garajında bir Corvette yapacak kadar da iddialı. Biz de kendisine konuk olup, offshore yarışlarından topladığı otomobillere dek ilgi alanlarına dair bilgi aldık.

Garajınızda yan yana duran araçlar hemen göze çarpıyor ancak biri ayrışıyor diyebilirim. Zira, henüz tamamlanmamış bir Corvette gördüm. Bizzat yapım sürecine dâhil oluyor musunuz siz de?

Baştan sona kadar dâhil oluyorum, evet. Aracın üzerinde çalışanlara ne yapacaklarını en detaylı şekilde –en milimetrik detaylarına varana dek– ben söylerim. Söylediğim her şeyi de çizerim. Telefonumda komik çizimler görebilirsiniz bu yüzden. Eğer yurtdışındaysam çizip atarım, dediğim şekilde yapıp fotoğraf atarlar bana…

Bu araçların malzemelerini bulmak zor olsa gerek.

Tabii. Bu yüzden hepsi ABD’den geliyor. Tüm mekanik parçalar, kaportalar vs… Şimdi sırada bir Chevrolet Camaro var. Kaportası henüz geldi.

Şu anda sahip olmak istediğiniz bir araç var mı peki?

Aklımın kaldığı bir tane araç yok. Birden fazla var. Onun için de sakin sakin oturabiliyorum. Herkes bir Bugatti’si olsun ister mutlaka ama Türkiye’de bunlara sahip olmak imkânsız. Yurtdışında da zor. Bir otomobile 1,5-2 milyon Euro verebilmek için 500 milyon Euro’nuzun olması lazım. Garajda gördükleriniz arasında Ferrari de var, klasikler de… Geri kalanların modelleri de 2008, 2009 ve 2010 yıllarına ait. Aralarında en yenisi de Fiat 500. Bunlar zamanında elime geçirebildiğim, çok da severek kullandığım modeller. Mühim olan bunları kaybetmemek.

Dışarıda gördüğüm 1952 model Cadillac’ın Cemal Gürsel’in makam aracı olduğunu söylemiştiniz. Onu nasıl aldınız? Özel bir hikâyesi var mı?

Çok güzel bir hikâyesi var aslında. Ama bu hikâye, onu satın aldıktan sonra yaşandı. Ben eski otomobilleri alıp restorasyonlarını yapmayı sevdiğim için, etrafımdan çok teklif gelir. Ellerinde güzel, kupon bir araç varsa haber gönderirler, “Uğur Bey almak ister mi?” diye. Bu araç da böyle geldi bana. Bostancı’nın arkalarında bir sanayi mahallesinde bulduk bu otomobili. Eski sahipleri devletten almışlar –araç Bülent Ecevit zamanındaki “bütün araçları satıp, yerli araçlara bineceğiz” furyasında satılmış. Biz de tamamen tesadüfen denk geldik. Komple sökülmüş vaziyetteydi. Bir türlü toparlayamamışlar çünkü parçaların ABD’den bulunup getirilmesi mümkün değil. Yerli de yapılacak hali yok. Biz araştırmaya başladık haliyle. Tuzla’da yazlığımız var, orada da sitemizin kulüp binası var. Bir gün Adnan Kahveci geldi oraya. Reşat Paşa Konağı’ndaki restoranımıza bakan bey için catering hizmeti verebilir misiniz diye sordular. Ardından yaklaşık 50 kişilik bir yemek düzenledik. O sıralar 26-27 yaşlarındaydım. “Bakanla ne konuşacağım” diye düşünürken annem mevzuyu Amerikan otomobillerine getirdi. Meğer kendisi de bursla ABD’ye gidip orada okumuş ve Amerikan otomobillerine karşı ilgiliymiş. Bir hayli sohbet ettik ve hayatının en keyifli öğle yemeğini yediğini söylemişti. Yemek sırasında konu o Cadillac’a da gelmişti. “Bostancı’nın arka taraflarında 52 model bir Cadillac buldum, devletten satılan” diye anlatmaya başlamıştı; “Ben aldım onu” dedim. “Helal olsun” demişti ve gerçekten keyifli bir anıydı.

Klasik otomobillere olan bu tutkunuz koleksiyonerlik boyutunda mı peki?

Kendime “koleksiyonerim” diyebilmem için “koleksiyon parçası olacak otomobiller”e sahip olmam lazım. Bende öyle araçlar ve modeller yok. Sahip olduklarım kullanmaktan zevk aldığım modeller. Az önce bahsettiğim Cadillac’ın bir de 51 modeli var, Adnan Menderes’in makam aracı. Bu araçlar bu yüzden kıymetli benim için. Ama bir de 1990 model Chevrolet Caprice var, New York’ta taksi olarak kullanılan bu otomobillerden babam bir tane almıştı ama görmeye ömrü vefa etmedi, onun anısına saklıyorum bu aracı da, benim için çok önemli.

En çok ilgi duyduğunuz model hangisi?

Genellikle Corvette meraklısı oldum. Garajımda yapımı devam eden Corvette de aynı şekilde… Komple elde yapılıyor. Standart bir parça alıp aracın üzerine takıp da değiştirmiyoruz. Her şey istediğim şekilde ilerliyor. Çamurlukları, arkası, önü, burnu her şeyi elde yapılıyor. Turuncu renk Dodge Charger’ımın yapımı mesela yedi yıl sürdü. Hâlâ da eksikleri var ama sıra gelmiyor. Sonuçta ekibim beş kişilik. Hangisine öncelik verirsek onu topluyoruz. Diğerleri sıralarını bekliyor.

Siz aynı zamanda Türkiye’ye Offshore yarışlarını getiren isimsizsiniz. Offshore’a olan ilginiz nasıl başladı?

Bir sürat motorum vardı ve bütün çocukluğum, gençliğim sürat motorlarıyla alt alta üst üste geçti. Yaşım ilerledikçe de hedefim daha hızlıları oldu. ABD’den üç tane dıştan takma motorlu bir katamaran, yarış teknesi aldım. Türkiye’ye getirdim fakat o dönem Türkiye’de yarışlar yoktu. Zaten yarış teknesi de yoktu. Arkadaşlarımın sürat tekneleri vardı. Onları bir araya getirip hep beraber kendi aramızda yarışıyorduk. Yarışırken helikopterden çekimler de yapıyorduk. Bir yandan da otomobil yarışlarıyla ilgileniyordum, Amerikan otomobilleri getiriyordum Türkiye’ye. Nascar denilen, sırf şase, dışında yalnızca ince fiberden gövde görüntüsü verilen panellerin takıldığı yarış araçları vardır. Bunlar oval pistlerde dönerler. Biz de oval pist olmadığı için getirdiğimiz o aracı normal körfez pistinde yarıştırmaya başladık. Onun muadili araç olmayınca mecburen kendimiz yaptık muadilini. Dokuz tane… Bir kaç arkadaşım yurtdışından birkaç tane daha getirdi. Bu yarışlarla uğraşırken federasyon başkanı beni göreve çağırdı. Yaptığımız ilk toplantıda bana, “Sen bu konuyu iyi biliyorsun. Offshore yarışlarını Türkiye’ye getirsene” dedi. Zor bir süreçti tabii ama 1998 yılında Türkiye’ye getirdik yarışları. İlk yarışı Boğaz kenarından yaklaşık iki milyon insan seyretti. İlerleyen yıllarda yeni kategoriler ekledik, geliştirdik yarışları. Üstü açık gezi teknelerinin üzerlerini kapatıp, yarış teknelerine dönüştürdük. Hemen ardından sırf yarışa özel kapalı kokpitli tekneler üretildi. Ben de ürettim bunlardan yaklaşık 10 tane.

Şu an bu yarışlar devam etmiyor bildiğim kadarıyla…

Evet, ne yazık ki… Bu spor dalına özel bir federasyon kurulmasını çok istedik. Dartın bile federasyonu var sonuçta. “Çok federasyon var, size gerek yok” deyip, bizi Gelişmekte Olan Spor Branşları Federasyonu’na bağladılar. Devlet bu yönde karar verince bize de “peki” demek kaldı. Oysa bu alana bir hayli yatırım yapmıştım. Bu sayede Türkiye’nin de gelişimine katkı sağlanacaktı. Offshore yarışlarını Van’a bile taşımıştık.

Siz bireysel olarak da hâlâ ilgileniyor musunuz offshore yarışlarıyla?

En son mayıs ayında gittim, yarıştım ABD’de. Yarıştığımız kategori dünyanın en büyük kategorisi. Ama artık devam eder miyim bilemiyorum.

Neden bırakmayı düşünüyorsunuz?

Avrupa’da yarışmayı bırakmamızın sebebi şuydu: Yarış kurallarını istedikleri gibi oynayabilsinler diye açık bıraktıran bir Dubai takımı vardı. Şimdi aynı takım ABD’ye de geldi. Bu sefer orayı da karıştıracaklarını düşünüyorum. Ama önce görmek istiyorum tutumlarını. Dubai takımı Avrupa’da yarışırken şamandıranın yanlış tarafından geçmişti. Birinci geleceğimiz o yarışta Dubai takımını diskalifiye edemediler. Sadece, “Eğer bir daha yanlış tarafından geçen biri olursa bundan sonra diskalifiye olur” demekle yetindiler. Bu, kabul edilebilecek bir şey değil. Bu tarz olaylardan dolayı insanlar ABD’de yarışmaya başladı ama orası da ayrı bir dünya, birtakım kuralsızlıklar orada da var ama belki düzelir. Şimdi bizimkiler orada ABD’lilerle mücadele içinde. Kuralları yerleştirmeye çalışıyorlar.

Hız yapmak, süratli sporlarla ilgilenmek profesyonel yaşantınıza ne yönde katkı sağladı?

Otomobiller ve teknelerle uğraşırken detaylara da daha fazla dikkat etmeye başladım. Bir şeyi geliştirme konusunda vizyonum gelişti. Elbette bu değerlerin hepsini iş hayatımda da kullanmaya başladım. Örneğin, fabrikalarımızın herhangi birine gittiğimde kimsenin göremediği şeyleri görürüm. Gördüklerimi düzelttirir, değiştiririm.

Offshore yarışlarının kazandırdığı ekip ruhu da önemli tabii.

Yarışırken teknenin içerisinde iki kişi oluyorsunuz. O artık takım ruhu değil de, bir çeşit “nikâh” gibi oluyor. Karı koca gibisiniz teknenin içerisinde. Eğer birbirinize inanıp güvenmezseniz tekne o süratlerde asla hata kabul etmiyor. Bugüne kadar iki üç kazamız oldu ve sebebini bilmiyorum. Belki de yanımdaki pilot arkadaşımın yaptığı bir ayar değişikliğinden. 220 km hızla bir viraja girdik. Teknenin burnu suya takıldı ve 15 metrelik tekne yan bir şekilde havada 50 metre kadar uçtu; bütün süratiyle suya vurdu; takla attık. Düz düştüğümüz esnada, teknenin içinden benzin deposu uçup gitti. Olduğu gibi parçalanmış yan tarafı teknenin. İvmeyi düşünün yani.

Zorlayıcı gerçekten de her açıdan…

Çok büyük bütçeler gerekiyor bizim kategoride. Örneğin; Dubaililer bu işe çok meraklı. Sonsuz kaynakları var, sırf bu tekneleri üretebilmek için fabrika kurmuşlar. Teknelerini, motorlarını kendileri imâl ediyorlar. Her yarışa 30-40 kişi geliyor. Yedek tekneleri, yedek pilotları var. Her şeyleri yedekli… Yetmiyormuş gibi bir de parkurları alıyorlar Dubai’de, şamandıraları aynı yerlere atıyorlar. Siz daha yarışa gelmeden onlar antrenmanlı oluyor.

Fotoğraflar: Erhan Tarlığ