Robb Report Kulüp: Serkan Aygın

Bilinçaltınızın sanatla şekillenip, hayata bir de “estetik” açıdan baktığınızı hayal edin…

Şişli, İstanbul’da bir buçuk sene önce kapılarını açan Doku Tıp Merkezi’nin içi adeta bir sanat galerisini anımsatıyor. Özellikle de merkezin kurucusu Uzm. Dr. Serkan Aygın’ın muayenehanesinin her zerresi birbirinden değerli yerli ve yabancı sanatçıların çağdaş yapıtlarıyla dolu. Sanatın hayata bakış açımızı değiştireceğini, profesyonel hayatlarımızda sanat sayesinde daha da başarılı olacağımızı düşünen Aygın için sanatla iç içe olmak büyük bir tutku. Gerek mesleği gerek bu ilgi alanı doğrultusunda aslında hayata “dokunan” bir yaklaşımı var kendisinin. Onun bu bakış açısı, kurucusu olduğu tıp merkezinin adına da ilham olmuş kaçınılmaz bir şekilde.  

Burası adeta bir sanat galerisini anımsatıyor ve gerçekten çok etkileyici. Her şey nasıl başladı, sanata olan ilginizi nasıl keşfettiniz?

Bugüne kadar okuduğum koleksiyoner röportajlarında herkesin aileden bir altyapısının olduğunu okudum. Ben de tam tersi… Ailemden gelen bir altyapı yok. Bence koleksiyonerlik, sanatın diğer alanlarına olan yatkınlığınızla ilintili. Sinemayla ya da müzikle ne kadar çok ilgilenirseniz birtakım kriterlerinizin de geliştiğini görürsünüz. Herkes film seyredebilir ama aynı kalitede seyredemez. Film izlerken, müzik dinlerken belli bir sevideyseniz bu, sanatın diğer alanlarına da yansıyor. Bu bilinç düzeyi daha kolay yönlenmenizi, estetik olarak da daha çok keyif almanızı sağlıyor. İyi bir şarkıyı dinlerken ya da iyi bir filmi seyrederken aldığınız keyfi bu kez iyi bir sanat eserini gördüğünüzde alıyorsunuz. Bu algının da zaman içerisinde gelişebilmesi çok önemli.

Güzel bir bakış açısı bu…

Aslında burada çok etkili bir nokta var. Türkiye birçok konuda gelişiyor. Sektör sektör teknolojideki gelişmeleri çok iyi takip edebiliyoruz. Oldukça meraklıyız. Ama Türkiye’de çok büyük bir eksiklik var ve bu gelişmişlik göstergesi değil maalesef. Son model telefon kullanmamız gelişmişlik göstergesi değil örneğin. Sanata ve estetik olana verdiğimiz reaksiyonlar toplumsal gelişmişliğimizi gösteriyor. Ve bu anlamda hâlâ çok gerideyiz. Çok az kişi bu tür şeyleri özümseyebilmiş durumda. Maalesef İstanbul gibi bir şehirde sanata dair mekân sayısı, düzenlenen fuarlar, sergiler çok az.

Etrafınızdakileri sanata nasıl dâhil ediyorsunuz peki?

Bünyemizde Şili’den Kore’ye, İtalya’dan İspanya’ya dek farklı milletlerden görev yapan yaklaşık 40 kişi var. İlaveten Türkiye’nin her yöresinden doğmuş büyümüş, o eğitimi görmüş arkadaşlarımız var. Hayata farklı açılardan bakan insanlar bir arada. Aralarında çok genç, 20 yaşında olanlar bile var. Onlara fark ettirmeden sanatın içine çekiyoruz burada. Görsel olarak açıyoruz bir nevi. Belki yolları kesişmeyecek bu eserlerle her gün karşılaşmalarını sağlıyoruz. Bu açıdan baktığınızda aslında onların bilinçaltına oynayıp ayrı bir estetik kazandırmış oluyorsunuz. Ortaya konulan estetik parçalar…

Siz de eser seçimi yaparken size “estetik” görünenle mi ilgileniyorsunuz?

Popüler olan, ticari olarak değerlenen eserlerle ilgilenmiyorum. Baktığımda gözüme hoş gelen eserlerle ilgileniyorum. Bazen herkesin çok değerli ve güzel bulduğu bir sanat eseri estetik açıdan bana hitap etmeyebiliyor. Hayatımın birçok alanında kendi estetik kaygılarımın geliştiğini düşünüyorum. Bunu da sanat eserlerine yansıtıyorum.

Sizin bu yaklaşımınız etrafınızdaki insanlara da yansıyor şüphesiz…

Estetik ve tasarım anlamında oldukça güzel bir sandalyeyi ya da masayı göz önüne koyduğunuzda insanlar hiç fark etmeden, yavaş yavaş onlarla ilgilenmeye başlar. Bu estetik bakış açısını meslek hayatına da yansıtmaya başlar. Bilinçaltındaki ayarlar yavaş yavaş değişmeye başlar. Yani ortada iyi bir masa ve sandalye varsa… Elbette kendi yaptığımız işten bahsediyorum. Bu bakış açısı diğer sektörler için de geçerli tabii. Sonuçta her şeyin bir görsel ve estetik yanı var. Bizim yaptığımız iş de estetik olmak ve güzel görünmek zorunda. Ekilen saç için de, yüzdeki herhangi bir şeyi tedavi ederken de, botoks ya da dolgu yaparken de… Her şey birbirini bir süre sonra fark ettirmeden etkilemeye başlıyor. Bu durum söz konusu sanat eserleri olduğunda daha bariz oluyor.

Neden?

Sanat eserinin çok daha vurucu bir etkisi var. Her ne kadar insanlar bunu fark etmeseler de… Sanat eserleri insanların estetik algılarını değiştiriyor. O eserleri göre göre bir süre sonra yaptığınız işte de kendi kılık kıyafetinize görüntünüze de dikkat etmeye başlıyorsunuz. Bu aslında sanat eserlerine paralel bir şeyler yapma dürtüsü. En çok defans gösteren, sanattan keyif almadığını düşünen ve çoğu kez sanatı gereksiz bulup, onun uç bir kavram olduğunu düşünen insanlar bile bir süre sonra sanatla iç içe yaşadıklarında yavaş yavaş değişirler. Daha da başarılı olurlar yaptıkları işlerinde.

Çağdaş sanatla ilgilendiğinizi biliyorum. Zor bir soru olacak belki ama en çok hangi sanatçıları seviyorsunuz?

Çok fazla sanatçı var, çok güzel eserler var ama bazen ulaşamıyorsunuz. Bir şekilde bulamıyorsunuz. 50 yaşındayım, birçok Türkçe şarkı dinledim, Türkçe kitap okudum. Ama şunu hiç söylemedim: Biz daha iyi roman yazıyoruz, en az onlar kadar iyi müzik yapıyoruz. En az onlar kadar iyi sinema filmi de çekiyoruz diyemem ama bence Türkler en az yabancılar kadar iyi resim yapabiliyor. Bu konuda bence gayet yaratıcılar. Birçokları özgünlük problemi olduğunu söylese de bence gayet özgün çalışmalar üretiyor sanatçılarımız. Birçok Türk sanatçı da kendi yolunu çizmeye, kendine bir tarz oluşturmaya çalışıyor. Çok sayıda olumsuzluk ve imkânsızlık içinde kendilerini geliştirmeye çalışıyorlar. Bütün politik ve ekonomik gündeme rağmen… Bazen o acı ve depresyon üretici olmanızı sağlar. Öte yandan Türkiye’deki ressamların dünyaya çok da iyi tanıtılamadıklarını düşünüyorum. Bunun nedeni kendi toplumsal çekingenliğimiz veya komplekslerimizle alakalı olabilir. Çok iyi yerlerde, sergilerde, prestijli ortamlarda olmaya layık birçok Türk sanatçı var. Beni çok etkileyen sanatçılar arasında herkesin bildiği isimler var. Ürettikleri eserlere bakarken od enli çarpıcı işlerin yabancılarda bile olmadığını düşündüğüm Ahmet Güneştekin, Ergin İnan, Kemal Önsoy gibi isimleri sayabilirim. Çok müthiş işler yapıyorlar.

Koleksiyonunuz için aldığınız ilk eser hangisiydi?

Öğrenciyken siyah-beyaz kadın portre fotoğraflarını duvarıma asardım. Güzel kadınların güzel fotoğraflarını… Üç-beş tane fotoğrafla bütün öğrenciliğim geçirdim. Kalktığım zaman onları görürdüm. Özellikle siyah-beyaz kadın portreleri ilgimi çekiyor. Bundan tam 10 yıl önceydi koleksiyonumun ilk eserini satın aldığım zaman… Ondan önce de öğrencilik zamanlarımda siyah – beyaz kadın portreleri alır, duvarıma asardım. Özellikle de eğitimini aldığım dalda bana ilham verirlerdi. Bu sıralarda, 10 yıl önce bir gün bir galerinin önünden geçerken içeride Winona Ryder’ı andıran bir eser gördüm. Çok iyi bir çalışmaydı ve hemen içeri girerek satın almak için fiyatını sordum. Serdar Okan’ın çalışmasıydı ve koleksiyonumun ilk parçası da bu oldu.

Sanat için seyahat eder misiniz peki?

Açıkçası oldukça mesaili bir mesleğe sahibim. Zaman konusunda kendimize, ailemize bile vakit ayırmakta zorlandığımız anlar oluyor. Çok istememe rağmen yurtdışındaki sanat fuarlarını, projelerini, sergileri görmek için seyahat etmeye pek fırsat bulamıyorum. Ama bu ileride yapmayı istediğim bir yaşam tarzı kesinlikle… Şu an için daha çok internetten gelişmeleri takip ediyor ya da sık sık iş için çıktığım yurtdışı seyahatlerinde işimden arta kalan zamanda hızla sergilere, sanata yönelik yerlere giderek değerlendiriyorum. Zaman içerisinde az önce de dediğim gibi sanat fuarları, özel proje ve etkinlikler için de kişisel anlamda bu seyahatleri çıkmayı çok arzu ediyorum.

Gerek mesleğiniz gerek ilgi alanınız doğrultusunda aslında hayata “dokunan” bir yaklaşımınız var. Bu felsefe, Doku Tıp Merkezi’nin ismine de ilham oldu mu?

Ben bir dermatoloğum ve birkaç dermatolog arkadaşım, birkaç da plastik cerrah arkadaşımla yola çıkarken çok büyük bir sağlık kuruluşu ya da hastane gibi bir şey düşünmedik. Böyle bir şeye ihtiyacımız da yok. Tamamen estetik uygulamalar içerisinde kısıtlı kalalım, daha butik, tıbbın farklı branşlarına kaymadan bir oluşum içinde olmak istedik. Biliyorsunuz estetik uygulamalar da en çok sanatla bütünleşiyor. Doku güzel bir kelime. Aslında bir yabancı için zor da bir kelime. İnsan sonuçta dokulardan oluşan bir varlık. Saç telimiz bile bir dokudur. Kelime hem kulağa hoş geliyor, hem de medikal olarak çok anlamlı. Sık kullanılan bir kelime olmasına rağmen, her doktor operasyonda, ameliyatta veya hastalara karşı bu kelimeyi sıklıkla kullanır. Bu kadar sık kullanılmasına rağmen sık kullanmasına rağmen bir tıp merkezi ya da hastane için hiç kullanılmamış. Kimsenin aklına gelmemiş, o yüzden benim de ilgimi çekti.

Buradaki teknolojiden de bahsedebilir miyiz biraz?

Saç ekimi olarak düşünecek olursa şu anda insan emeğiyle ve birtakım özel aparatlarla yapılan bir işlem bu. Saç ekiminde işimizi yapmamızı kolaylaştıracak küçük aparatlar kullanırız. Bunların da en son teknolojilerini takip ediyoruz. Bu aparatlardaki en küçük değişiklikler bile yaptığımız işte büyük bir fark yaratabiliyor. Bir süre sonra teknolojinin bu altyapısı saç ekiminde daha fazla hissedilmeye başlanabilir. Robotların hayatın her alanına girdiği gibi yavaş yavaş saç ekimi alanına girdiğini de görüyoruz. Türkiye’de henüz bu kullanılan bir teknoloji değil. Saç ekimi dışındaki uygulamalarda doktorun emeği, ciddi bilgi birikiminin dışında tamamen teknolojiye bağlı. Pek çok lazer ve lazer dışı enerji sistemi söz konusu. Türkiye bu açıdan çok açık bir ülke. Dünya üzerindeki bütün toplantılar, fuarlar hızlı ve yaygın bir şekilde takip ediliyor Türk doktorlar tarafından. Biz de Doku Tıp Merkezi olarak bu gelişmeleri yakından takip ediyoruz.

Hasta profiliniz nasıl?

Genelde Avrupalı hastalar geliyor merkezimize. Onlarla çalışmak daha bilinçli ve keyifli aslında. Ortadoğu ile Avrupa arasında ister istemez eğitim ve bilinç farkı var. Avrupalı hastalar size daha paralel düşünebiliyorlar. Ortak bir noktada buluşabiliyorsunuz. Şu an hastaların %80-85’i Avrupa ülkelerinden geliyor. İtalya, İspanya, Portekiz, Fransa, Almanya, İngiltere… %10 civarı da İsrail’den geliyor. Düzenli olarak bu ülkelere de gidiyoruz. Bir-iki gün kalıp hastalarımızı görmeye çalışıyoruz. Yüz yüze konuşup değerlendirme yapabiliyoruz. Bu, hastalara çok büyük bir konfor sağlıyor.

En çok hangi uygulamayı yaptırıyorlar peki?

Türkiye’de sağlık sektörü denildiğinde son bir-iki senedir akla ilk gelen şey, saç ekimi. Saç ekimi konusunda adeta dünyanın başkenti gibiyiz. Çok ciddi bir sektör oluştu burada. Bunun haricinde diğer uygulamalara da talep oldukça fazla. İnsanlar artık öğle aralarında botoks ya da dolgu yaptırabiliyorlar. Sonra ofislerine geri dönüyorlar. Belli bile olmuyor bu işlemler, sosyal hayatlarını zorlamıyor.