Robb Report Kulüp: Erol Tabanca ve Kızı İdil Tabanca

Erol Tabanca ve kızı İdil Tabanca, yıllar içinde geliştirdikleri biriktirdikleri aile koleksiyonlarını Odunpazarı Modern Müze ile yüceltmeye hazırlanıyor.

Bir süredir sanat çevrelerinde bahsi bolca geçen Odunpazarı Modern Müze’nin açılışına çok az kaldı. Yapının konumu, mimarı, koleksiyonu ve arkasındaki isimler de sıkça konuşuldu. Polimeks kurucusu ve yönetim kurulu başkanı Erol Tabanca ve uzun yıllar sinemadan dergiciliğe farklı alanlarda çalışan ve kızı İdil Tabanca, bir aile mirası olarak gördükleri ve memleketleri Eskişehir’i dünyanın sanat rotasına dâhil edeceğini düşündükleri müzelerini konuşmak için bir araya geldi. Odunpazarı Modern Müze, ünlü Japon Mimar Kenga Kuma’nın muhteşem binasıyla dimdik ayakta duruyor ve içindeki Tabanca Ailesi sanat koleksiyonundan güç alarak, Türkiye’nin sanat sahnesini değiştirmeye geliyor.

Odunpazarı Modern Müze (OMM) 7 Eylül’de kapılarını açıyor. Nasıl hissediyorsunuz?

İdil Tabanca: Geçtiğimiz ekim ayında tasarımcılarımız ve birlikte çalıştığımız birkaç şirketle müzeyi ziyaret ettik; ilk kez bu kadar çok kişi olarak oradaydık; kafenin, yaşam alanlarının canlandığını görmek çok heyecan vericiydi.

Kompleks bünyesinde müze dışında farklı alanlar da var değil mi?

İ.T.: Kafemiz yeni açıldı, yaz boyunca işlesin, otursun istiyoruz. Hem sanatçıların misafir edilebileceği hem de halka da açık olan OMM Inn adında bir butik otel de var. Altında da kafeler ve restoranlar… Orayı bir buluşma noktası olarak hayal ediyoruz.

Müzenin de içinde bulunduğu kompleks, buluşma noktası olmaya müsait bir alanda mı yer alıyor?

İ.T.: Evet, her yapı ortak bir avluyla birleşiyor.

Erol Tabanca: Kompleksi bilinçli bir şekilde modern mimari olarak tasarladık. Burası, Osmanlı sivil mimarisinin hâkim olduğu eski bir bölge ve 1600’lü yıllardan 1900’lere uzanan bir yelpazede sivil mimari yapılaşması var. Ama artık 21. yüzyıldayız ve bir modern sanat müzesi yapıyoruz. Bunun hissettirici bir yanı olması lazım. Buna ek olarak şunu da düşünmek lazım; artık müzeler içindekilere ek olarak mimarileriyle de konuşuluyor. Mutlaka, “bölgenin dokusuna uymadı” gibi yorumlar olacaktır, bu bile gündemde olmasının bir sebebi. Ama mimaride, kontrastı, binanın hissedilmesi amacıyla kullanma yaklaşımı vardır; bizim de yapmak istediğimiz buydu. Yapının mimarı Kenga Kuma, akıllı bir yaklaşımda isimden hareket etmeyi seçti. Semtin adı, Odunpazarı; burada tarih boyunca odun satılmış. Odunları satarken, hem kolay yüklenebilsin hem de bekledikleri yerde havalanabilsinler diye istiflerlermiş. Mimar da bu yaklaşımı çok modern bir şekilde yorumlayarak binanın cephesine taşıdı.

Bir müze açma fikrinin tohumları ne zaman atıldı?

E.T.: Üç yıl önce. Sanat koleksiyonumuz birikmeye başladığında, her şey ofisimizin duvarlarındaydı. Sayısı arttıkça odalar yetmedi, depo tutmaya başladık. Eserlerin depoda kalmasının hiçbir faydası yoktu, biz de “nasıl kamuyla paylaşırız”ın peşine düştük. Gündemimizde İstanbul’da bir şeyler yapmak da vardı ama “neden bizim memleketimizde olmasın? Çok değişik olur” diye düşündük. Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen’le konuştuk, bize yer tahsis edebileceğini söyledi. Doğduğumuz kentimize bir kültür hizmeti olsun istedik ve müze fikri şekillenmeye başladı. İstanbul Modern sahiplerinin de fikirlerini aldık; Kengo Kuma ismi de ortak bir toplantıda dile getirildi. Kuma’nın adının geçmesi akla Bilbao’daki Frank Gehry tasarımı Guggenheim müzesini getirdi. Guggenheim de mimarı sayesinde Bilbao’ya bambaşka bir ivme kazandırmıştı. Bu yaklaşımla “Odunpazarı’nı, Eskişehir’i, Türkiye’yi dünyaya daha iyi tanıtabilir miyiz?” diye düşünmeye başladık.

Mimar ve tasarımcılarla çalışmalarınızı nasıl sürdürdünüz?

E.T.: Hem inşa açısından hem mimari açıdan Kengo Kuma ve ortağı Yuki’yle fikir alışverişinde bulunduk. Hepsi daha iyi bir iş, daha iyi bir mimari üretmek içindi. Çok da memnunuz, karşılıklı çok büyük anlayış, bir fikir birliği yakaladık. Müzemiz hem onların hem bizim içimize sinen mimari bir proje haline geldi.

Gelelim müzenin içine. Hangi sanat eserleriyle donattınız müzeyi?

E.T.: Müze, tamamen kendi koleksiyonumuzla açılacak. Koleksiyon yaparken çıkış noktamız, kendi beğendiklerimizdi. 50’li yıllarda başlayan modern sanat eserlerinin çoğu var. Bini geçkin eserimiz var ama açılış 300-400 eserle olacak. Belirli noktalarda belirli yabancı sanatçıların eserlerine de yer vereceğiz ama ağırlıklı olarak Türklerin eserleri olacak.

İ.T.: Açılış sergisi kalıcı koleksiyonla açılacak. Ağırlıklı Türk sanatçılardan oluşuyor ama bir Japon sanatçı Tanabe Chikuunsai IV eseri bir enstalasyon da var içeride ve Kengo Kuma’nın binasıyla çok uyumlu olduğunu, o ahengi hissettiren tarzda olduğunu da söylemek lazım. Kalıcı koleksiyonun ilk kürasyonunu Haldun Dostoğlu yapacak. Ardından dijital alanda çalışan Londralı grup Marshmallow Laser Feast’in işini getireceğiz. İçine VR ile girilebilen teknolojik bir eser olacak. Gelecek sergiler için konuşmalar devam ediyor. Dizayn üzerine birkaç sergi yapmak istiyoruz, ana koleksiyonumuz da farklı bir kürasyonla yeniden karşınıza çıkacak. Müze dükkânı için ürettiğimiz ürünler de çok heyecan verici.

Müze binasının sürdürülebilirlik ilkeleri nelerdir?

İ.T.: Bina, sürdürülebilir ormanlardan elde edilen malzemelerle inşa edildi. Hem müzenin hem de OMM Inn’in kapasitesini buna göre ayarladık. Çevreye duyarlı şirketlerle çalışıp geri dönüşüm dersleri vererek, sürdürülebilir bir zihniyet yaratmak istiyoruz. İnsanlara empoze etmeden bilgilendirmek istiyoruz. Zaman geçtikçe bunu daha da büyütmek istiyoruz.

Yabancı bir mimarın Türkiye’de bir işi olması ne ifade ediyor?

E.T.: Kengo Kuma’nın, Japonya’da yaptığı bir Starbucks binası var. Bu binaya girebilmek için insanların yan taraftaki başka bir binaya gidip bilet satın alması gerekiyor, önünde kuyruklar oluşuyor! Bir mimarın isminin bir binaya ne kadar değer kazandırdığının çağdaş dünyadaki en önemli örneklerinden biri bu. Yani Türkiye’de bir Kengo Kuma olması çok önemli bir şey.

Müzenin Eskişehir’de olması Anadolu’nun kültür-sanat çehresini değiştirir mi?

İ.T.: Anadolu’da bu tip modern sanat oluşumları fazla yok. İstanbul’da ise çok fazla var. Eskişehir, öğrenci şehri olması ve konumu sayesinde çevredeki şehirlerden çok ziyaretçi alıyor. Şehirde çok müze var. Sırf Balmumu Heykeller Müzesi’ni görmek için çevre şehirlerden o kadar çok insan geliyor ki. Yani bu oluşumları bekleyen, değer veren, katılmayı seven bir kitle var. Bizim dileğimiz ise hem yerli hem yabancı turisti çekecek bir destinasyon olması, Eskişehir’i de seyahat haritalarına eklemeleri. Kengo Kuma’yı seçme sebebimiz de bu: Global alanda sanatı takip edip müzeleri tanıyan, sanat için seyahat edenler, mimar âşıkları var. Yerli ajansların turlarına da dâhil olmak istiyoruz; Japonların altın yoluna da. Türkiye’de yeni oturmaya başlayan müzecilik algısını biraz daha yatıştırmak istiyoruz. Çünkü insanların uzak durduğu ve kendine hitap etmediğini düşündüğü çok steril bir duruşu var. Anadolu’da olmamızın onu da kıracağını düşünüyoruz.

E.T.: Eskişehir Türkiye’ye çok iyi bir örnek, İstanbul’un dışında en çok kültür aktivitesi olan şehir. Özellikle entelektüel çevreden Eskişehir’de yaşamak isteyen ve yaşayan çok insan var. Çünkü çok fazla sayıda tiyatro, konser salonu, üç tane üniversitesi var; genç nüfus yüksek, kafeler, restoranlar var. Bu tür müzeler, her yerde olmalı ki 80 milyon insanımız illa ki bir şeyleri görmek için İstanbul’a, Ankara’ya, İzmir’e gitmemeli.

İleride başka şehirlerde açılacak müzelere danışmanlık yapmak ya da deneyimlerinizi başkalarıyla paylaşmak istiyor musunuz?

İ.T.: Kardeş müzelerle çalışmak, diğer kentlerden değişim programları, insanları eğitmek gibi alanlarda gelişen projelerin tohumlarını ekiyoruz. Sadece Eskişehir ve OMM’la sınırlı kalmak istemiyoruz. Artık sanal gerçeklik (VR) sistemleri çok gelişti. Başka bir müzede bir odaya girip, oradan VR’la bizim müzeye geçilmesi gibi projeleri konuşuyoruz.

Polimeks olarak başkaları için çok proje ürettiniz; şimdi kendiniz için bir şeyler yapmak nasıl hissettiriyor?

E.T.: Müze ve sosyal sorumluluk projesi anlamında bir ilk ailemiz için. Eskişehirliliğimiz baskındır; bu binanın Eskişehirli gençlere, öğrencilere, inanına kültür anlamında katacak çok şey olduğunu düşünüyoruz. Hem heyecanlıyız hem de çok mutluyuz.

İdil Hanım uzun süredir bambaşka işlerle meşguldünüz. Nasıl oldu da kendinizi müzenin başında buldunuz?

İ.T.: Babamın isteğiyle oldu. İnşaat ilgi alanım değildi ama sanatla hep ilgilendim. Projede çok büyük bir değer var, hem de ailemizin bir mirası. Onu koruyup kollamak, işlerin doğru yapıldığına emin olmak çok önemli. O oluşumda fark yaratmak da öyle.

Genç olmanızın da Türk sanat sahnesine bir değer kattığını düşünüyorum. Artık genç neslin müzelerin, müzayede evlerinin, kültür-sanat kurumlarının başına geldiğini, önemli pozisyonlara oturdukları haberlerini eskiye nazaran daha çok alıyoruz.

E.T.: Kadro ve zihniyet olarak gençleşmeye çalışıyoruz. Tecrübenizi genç nesle aktarmak ve konuyu onlara bırakmak daha akıllıca geliyor. Bizim de gençlerden öğrendiğimiz çok fazla şey var.

İ.T.: Ebeveynle zaman geçirdikçe onu örnek alıyoruz. Çok çalışırsan, dürüst olursan ve adım adım peşinden koşarsan her şeyin mümkün olabileceğini görerek büyüdüm. Babamın bana iş alanında öğrettiği en önemli ders, ne zaman hayır diyeceğimi ve vazgeçeceğimi bilmem gerektiğiydi. Dünya çok hızlı değişiyor. Bizim takımımız da çok genç, aradaki dengeyi bulmak istiyoruz. Sosyal medya gibi dönüşümler eski jenerasyonun çok fazla düşündüğü bir şey değil ama farklı konularda da babamın tavsiyeleri, deneyimleri yardımcı oluyor. Türkiye’de olmak da benim için çok yeni bir şey, bu yüzden birbirimizi dengeliyoruz. Bu sayede daha esnek bir yapı ortaya çıkacak.