Robb Report Kulüp: Efe Kethüda

Cesaret ve tutku, Efe Kethüda’nın hikâyesinin başrolünde. Peki, ama nasıl?

Efe Kethüda, 29 yaşında genç bir girişimci. Bugüne dek “En Başarılı Genç Yöneticiler” listesine defalarca girdi. Kurduğu her iş modeli, elde ettiği yatırımlar ve şirketlerinin değeri sayısız kez konuşuldu. Robb Report Kulüp sayfalarına bu kez kendisini taşıma nedenimiz, bir ekonomi sohbeti gerçekleştirmek değil; aksine, profesyonel hayatta başarıya ancak tutkuların peşinden gidildiğinde ulaşılacağına inanmamızdı. Henüz sekiz yaşında “iş hayatına” atılan, Pokémon kartları sayesinde de yine aynı iş dünyasının ne tür iniş-çıkışlara sahne olduğunu erken yaşlarda idrak edebilmiş bir isim Kethüda. Ancak başarı tesadüfi değil. Klasik otomobiller, sanat, basketbol, futbol, rüzgâr sörfü, ralli… Liste uzayıp gidiyor Kethüda’nın ilgi alanlarını konuşmaya başladığımızda. Röportajın satır aralarında ise etkileyici bir hikâye oluşturmak için hem tutkuların peşinden gidilmesi gerektiğini hem de profesyonel hayatın ilgi alanlarıyla ne denli iç içe geçtiğini yakalayacaksınız.

Geçtiğimiz yılın sonuna doğru gerçekleştirdiğiniz TEDx konuşmanızda “Hayal kurmakla kalmayın, hayallerinizin peşinden gidecek cesaretiniz olsun” demiştiniz. Bu oldukça etkileyici bir söz.

O konuşmada aslında hayallerin insana kattığı deneyimi anlatmaya çalıştım. Bunu anlatırken de hikâyenin en başına döndüm. Aslında ülkemizdeki en büyük problemlerden birinin şu olduğuna inanıyorum: Etrafımızdaki çoğu insan hayal kurmaktan kaçıyor. Konuşmadaki amacım da insanları biraz hayal kurup, bunu gerçekleştirecek cesarete sahip olmaya yönlendirmekti.

Peki, sizin hikâyeniz nasıl başladı?

İlk iş tecrübemi sekiz yaşındayken yaşadım. Evimizin bulunduğu sokağın sonunda bir tekstil atölyesi vardı. Oraya gidip –ailemin zorlaması ya da imkânsızlıklarla ilgili değildi- çalışmak istediğimi söylemiştim. O akşam eve döndüğümde de, “Ben yarın işe başlayacağım” deyip odama gidip yatmıştım. Babam ertesi sabah ben uyanmadan o dükkâna gidip konunun ne olduğunu anlamaya çalışmış. Başladım tabii çalışmaya. Yer sildim, getir-götür işleri yaptım. Bir süre sonra düzenli çalıştığımı fark edip bana kumaşları, paketlemeyi öğrettiler. Normalde günlük bir şişe kola için çalışıyordum. Benden performans alınca haftalık 10.000 TL ödemeye başlamışlardı. Bir buçuk ay devam etmiştim.

Hikâyenizin bence en önemli kırılma noktası Pokémon baskıları ticaretiniz. Ticaret diyorum çünkü –şimdi dinleyeceğiz sizden– inovatif bakış açısıyla bir iş modeli kurgulamışsınız. Üstelik henüz ilkokuldayken…

Türkiye’de 90’lı yılların sonunda bu anime patlamıştı adeta. Çoğu evde bilgisayar, yazıcı ya da internet de yoktu. Bir gün serviste eve giderken bir arkadaşım Pokémon çıktısı gösterdi. Şu an 3D yazıcıda hissettiğimiz neyse, o an hissettiğim oydu. O çıktıyı arkadaşımdan alıp sınıfa götürdüm. Elbette bütün çocuklar gözlerine inanamamıştı. Çok inovatif bir şey tabii.

Sonra ne yaptınız?

Sınıf arkadaşlarımdan ön talepler topladım. “Siz de bu çıktıdan ister misiniz” diye soruyordum. Ardından o talepleri arkadaşıma götürüp, “Bu kadar talep var. Bu işi beraber yapalım ve %50-50 ortak olalım” dedim. İlk paramızı böyle kazandık. Pokémon baskılarını bütün okula satmaya başladım. Ta ki tasolar ve orijinal Pokémon kartları çıkana dek… Çok da güzel para kazanmıştım ama o paranın hepsini tuttum tabii.

Bu durum size henüz o yaştayken iş dünyasının nasıl inişli-çıkışlı olacağını da öğretmiş olmalı.

Kesinlikle. Bir yatırım yapıyorsunuz ve bir anda her şey değişiyor. O zaman o kartlar 60’lı desteler halinde satılıyordu. Sonra sistemin açığını buldum. Her destede yaklaşık 10 kart neredeyse birbirinin aynısıydı. Ve kart sahipleri de bu durumu umursamıyordu.

İşleri nasıl lehinize çevirdiniz?

Daha önce biriktirdiğim parayla o umursanmayan kartları topladım. Ardından toplu bir şekilde takas yaparak Pokémon kartı işine girmiş oldum. İş öyle bir noktaya geldi ki Dolar ve Mark’la para kazanıyordum. O yıllarda Panasonic’in iş insanlarının kullandığı cep telefonu reklamları vardı –Cem Yılmaz oynuyordu hatta. SMS özelliği olmayanlardan… Bir Pokémon kartı vererek o telefondan almıştım.

Ailenizin tepkisi neydi bu girişimlerinize?

Babam çok farklı bir figür. Eve Dolar ve Mark’la gelmeye başlayınca bana hemen bir kasa defteri vermişti. Envanter tutturuyordu. Cuma günleri de benimle beraber bankaya geliyordu, fon alıp satmayı öğretti bana ilkokuldayken.

Parayı kullanmaya başladınız böylelikle.

Evet. Bu bir buçuk yıl devam etti. Çok güzel marjlarla çok güzel paralar kazandım. Ta ki Türkiye gerçeğiyle karşılaşıncaya kadar. Biz ona Pokémon darbesi diyoruz. Anime 2000 yılında ülkede yasaklanınca bütün iş dünyam yıkıldı tabii.

Ne öğrendiniz bu durumdan?

Bu durum bulunduğun ülkede her an her şeyin değişebileceğini çok net bir şekilde gösterdi. Ama o yaşlarda kendi parasını kazanan bir çocuk olarak elbette hayata bakış açım değişti.

Siz aynı zamanda nümizmatsınız.

Türkiye’de resmi olarak, bakanlık ve müzeler müdürlüğünden onaylı nümizmatım. 18 yıldır ilgi alanlarımdan biri. Bu işi bitpazarında bir ustanın yanında öğrendim. Bugün kendi koleksiyonuma sahibim.

Bu tarz girişimler ve koleksiyon yapmanın haricinde o dönem sporla da uğraşıyordunuz. Ve bence bu üç alanın, bugün adınızın önüne eklenen “En Genç Başarılı Girişimci” unvanını elde edişinizde katkısı büyük. İlk olarak hangi spor dalıyla uğraştınız?

İlk sponsor lisansım ilkokul 4’te futbolla çıktı. Ortaokula geçtiğimde hem futbol hem basketbol oynuyordum. İkisinden birini seçmem gerektiği anda da basketbolu tercih ettim. Bununla beraber 2003-2004 yıllarında basketbol dergilerinde en iyi savunmacı ve en iyi beş oyuncudan biri seçildim. İstanbul Tofaş’ta profesyonel olarak oynadım. Lise ve üniversite dönemlerimde eğitim bursum haricinde basketbolla spor bursu edindim. Hayatımda bu deneyimlerle beraber yelken sporu da devreye girdi.

Denediğiniz her alan bir sonrakine zemin oluşturmuş gibi.

O özgüvene sahip olduğunuzda hayat sizi başka bir noktaya itiyor, aynı insan olmuyorsunuz. Disipline olmayı, ne istediğinizi öğreniyorsunuz. Aslında en büyük hayalim bir Vosvos’umun olmasıydı. Aynı şekilde bir yelkenlimin de… O Vosvos’la beraber rallilerde yarışmayı hayal ediyordum. Hikâyemin içindeki para biriktirme motivasyonu buydu. Hiçbir zaman bir Ferrari’min ya da milyonlarca lira paramın olmasını istemedim.

Şu anda yarışıyorsunuz rallilerde. Ralli ile girişimcilik hangi ortak noktalara sahip?

Hobi olarak dalış, kayak, yelken, windsurf, kitesurf ile de uğraşıyorum. Bunlara bir de ralliyi ekledim. Türkiye Ralli Şampiyonası’nın History kategorisinde (80 model öncesi arabaların yarıştığı kategori) Türkiye ikincisi olduk geçtiğimiz günlerde. İlk yılımızda hiçbir deneyimimiz olmadan, sınırlı bir kaynakla, Türkiye Ralli Şampiyonası’nda bu podyumda ve bu sıralamada bitirmek muazzam bir hikâye. Ayrıca Tohum Otizm Vakfı için yarıştık. Bu sayede yedi öğrencinin eğitim masraflarının karşılanmasında katkımız oldu. Ralli’nin en güzel yanı, girişimcilikle benzeştiği noktaların oluşu. İnişler, düşüşler, kazalar, yapamazsınız diyenler… Günün sonunda onları aksine inandırıyorsunuz.

Klasiklere de ilgilisiniz o halde? Bu ilginizin boyutu koleksiyonerlik derecesinde mi?

Otomobillere ilgim var. Bu nedenle klasik otomobil koleksiyonu yapıyorum. Türkiye’nin her yerinden otomobilleri toplayıp restore ediyorum. Bu tutku aslında Vosvos’la başladı. Vosvos’uma üniversite mezuniyetinden önce sahip olabildim. Hatta mezuniyetime onunla gittim. Onunla Klasik Otomobil Kulübü üyesi oldum ve kulüple beraber klasik rallilerde yarıştım. Rallilerde edindiğim network ve deneyimle, ralli camiasındaki büyüklerim “Sen aslında bu işi yapmalısın” deyip, beni normal ralliye yönlendirdi. Aslında bir tutku, bir otomobil beni bambaşka alanlara, başka hikâyelere taşıdı. Şimdi Vosvos’la beraber bir de karavanım var. O da Volkswagen, aynı dönem. Köpeğimi de alıp karavanımla kamplara gidiyorum. Jeep’imle off-road yapıyorum.

Hangi marka ve modeller var koleksiyonunuzda?

Aslında klasik otomobil koleksiyonu yaptığımı söylemek çok iddialı. Çünkü çok büyük koleksiyonerler, çok iyi koleksiyonlar var; “benim dünyamda, benim hayatıma dokunmuş ve benim paylaşabileceğim araçlarım var” demek aslında en doğrusu. Şu an 10 aracım var. Porsche 924, Chevrolet Belair 64 ve bence aralarında en değerlisi Türk otomobil tarihinde, tamamı Türk tasarımı olarak üretilmiş, Türkiye’nin tek spor otomobili olan STC 16 var. Bu araçtan çalışan yaklaşık 20-25 tane kaldı ve benimki onlardan biri. Mercedes 280S, T2 Westfalia karavan, VW 1302 Vosvos, Fiat 131 Rally, Jeep CJ5 ise diğer araçlarım. Arabalara karşı şöyle bir bakış açım var: Sanatı ve sanat eserlerini çok seviyorum. Ufak da olsa tablo ve sanat eserleri topluyorum. Hayattan en keyif aldığım şey anları ve fırsatları yakalamak; çünkü hayat bana göre bu ikisinden ibaret. Önünüze çıkan fırsatı değerlendirdiğiniz zaman o hikâyeyi yaratabilirsiniz. Klasik otomobillerin de hikâyelerine bakıldığında, şimdiki otomobillerden farklı olarak, hepsinin birer tasarımcısı var, hepsinin hikâyeleri, hayatımızdaki insanlara dokunmuş noktaları var. Bu araçların hepsi de insana en çok “dokunmuş” olanlar. Murat 131, Anadol, Chevrolet, Mercedes, Vosvos… Türkiye’de maalesef korunmuyor, kaybolup gidiyor. Eskiden sokak aralarında gördüğümüz araçlar maalesef artık yok. Ben Vosvos’la dolaştığımda insanlar gelip fotoğraf çekiyor, çünkü artık göremiyorlar.

Peki, bu araçların parçalarını bulmak zor değil mi?

En keyifli kısım burada başlıyor. Bu iş temposu ve yoğunluğa girdiğinizde otomobil, spor gibi hobilerinizin olması normal döngünüzden çıkmanıza olanak veriyor. Klasik otomobillerin en güzel yanı, hem sizin hem de bir başkasının ortak tutkusu olabiliyor, bunu paylaşıyorsunuz. O yüzden hayatıma o kadar güzel insanlar giriyor ki; normalde arayıp “Ben şuradayım, yardıma ihtiyacım var” desem gelemeyecek insanlar… Ama bu ortak tutkumuz bizi bir araya getiriyor. En güzel nokta şu ki, araçlarımın hepsinin parçası kolay bulunabiliyor. Yurtiçinden ya da Almanya’dan ABD’den parça temin edebiliyoruz.

Nerede topluyorsunuz araçları?

Bursa ve İzmir’de. Kendi ralli garajım aynı zamanda otomobillerimi toplamama da destek oluyor. Süreci planlıyoruz, eksik parçaları temin ediyoruz. Parçalar geldiğinde, bir zaman planı çıkarıyoruz ve tamirler buna göre yapılıyor. Elbette yapılanlar zaman, emek ve para isteyen şeyler. O yüzden adım adım gidiyoruz, acelemiz yok.

Koleksiyondaki araçları nasıl buldunuz?

Porsche’yi Adana’da samanlıkta, Chevrolet Impala’yı Niğde’de bir benzinliğin deposunda buldum. Bunlar hurdaya da gidebilirdi ya da çürüyüp yok olabilirdi. Hayata döndüklerini görmek ve döndüren kişi olarak bunu insanlarla paylaşabilmek çok hoşuma gidiyor. Bir sanat koleksiyoneri bana şöyle demişti: “Bu araçlar da birer sanat eseri. Aralarındaki en büyük fark, araçlara binip, deneyimleyip, yaşayabilmeniz”. Klasik otomobil bir tutku ve kültür…

Az önce sanatla da ilgilendiğinizden söz ettiniz.

Özgün ve kreatif olmayı seviyorum. Bir şeyleri değiştirebilmek, insanların hayatına dokunabilmek… Bir işten ne kadar para kazandığımla ekibim ilgileniyor daha çok.

Düzenlediğimiz Gençlik Zirvesi sayesinde her yıl 4.000 gence ilham oluyoruz. Onlara dokunabilmek benim için çok değerli. Bu yüzden konferanslara, okullara konuşma yapmaya gittiğimde gençlere “Ben yapamam” düşüncesini kırmaları gerektiğini anlatıyorum. Tüm bunları yaparken de sanatla besleniyorum. Modern dans, kısa film yönetmenliği, tiyatrolarda yardımcı yönetmenlik ve reji yaptım. Tüm bu uğraşlarım beni sanatın içine çekti.

Sanatın hangi alanı ilginizi çekiyor?

Kendi içinde çok küçük bir koleksiyonum var, aslında koleksiyon bile denilemez. Ufak ufak başladım. Belirli sanatçıların eserlerini toplamaya çalışıyorum. Burhan Doğançay, Devrim Erbil, Rs Geneslay, Atalay Köseoğlu, Tuncay Şevketoğlu, Süreyya Yılmaz Dernek gibi. Sanat koleksiyonerliği aslında belirli bir kaynak ayrılarak yapılması gereken bir hobi. Ancak ben sınırlandırmıyorum. Kaynağınızın olmamasının en güzel yanı şu; isimsiz birçok sanatçının da bitpazarlarından dâhi eserlerini aldığım oluyor. Fransa’da Cannes’ın eski bitpazarlarını dolaşırken Fransız bir sanatçının tablosunu görüp 1 Euro’ya almıştım örneğin. O kadar güzel bir eser ki…

Sanat hangi konuda düşüncelerinizi açıyor?

Konuya bakış açımı etkiliyor. Ben bir probleme baktığımda, analiz etmeye, nasıl çözeceğime ve bunun üzerine neler geliştirebileceğime odaklanıyorum. Sanat da beni teşvik ediyor. İlham almamız lazım ve bu da sadece kişilerle olmuyor. Özgün insanların hayatlarından etkileniyorum. Örneğin; “Elon Musk benim için rol modeldir” demem, “Benim için rol model Vecihi Hürkuş”tur. Hiçbir imkânı olmamasına rağmen, Türkiye’de uçak üretmiş; ancak uçuşları iptal edilerek yoksulluğa düşmüş ve ölüme terk edilmiş. Sonuçta İstiklal Madalyası’na sahip bir isimden bahsediyoruz.

Klasik otomobil tutkunuz, sanata olan ilginiz, mekanik dünyanın bir diğer önemli oyuncusu olan saatleri getirdi aklıma. Saatlerle aranız nasıl?

Kullanmaktan keyif aldığım saatimin markası Cortebert, 1960 yapımı. Bakıldığında maddi değeri yok ama girdiğim her ortamda dikkat çekiyor. Ama elbette beğendiğim ve bir gün satın almak istediğim marka var: IWC. Hâlihazırda bilinen birkaç marka daha saatim var: Seiko, Breitling, Tag Heuer, Omega, Tissot…

“İnsanların hikâyelerinin içinde sadece başarıyı anlatmalarını sevmem çünkü en çok öğreten başarısızlıklardır” sözünüzü hatırlıyorum. Bu noktada üniversite eğitiminiz ve hemen akabinde ilk şirketinizi kurma hikâyeniz oldukça ilginç.

Atıldım okuldan. Özyeğin Üniversitesi’ne burslu girmiştim. İlk yıl öğrenci birliği, sinema kulübü başkanlıkları ve spor takımlarında görev aldım. Üniversite hazırlığın içinde iki kuru tamamlayamadığım için tasdiknamemi vermişlerdi. O dönem, belirli bir yıl içerisinde belirli kurları geçmediğiniz zaman okulla ilişkiniz kesiliyordu. Adeta başarısızlık zirvelerimden birini yaşıyordum. Ancak üniversitenin ve YÖK’ün bütün kurallarını inceledim. Sistemin açığını buldum ve okula geri döndüm. İlk şirketimin kuruluşuna gelince… Aslında o güne dek uğraştığım hobilerim ve ilgi alanlarımın iş modeline dönüşmesiydi. Şirketimin adı Staff Outdoor Training’di. 19 yaşında bu şirketi kurarken sermayem 100 TL’ydi. Belirli kurumlara outdoor sporlarını organize ediyorduk. 2009 krizinde şirketler bu tarz etkinlikleri almayı kesti. Ama moralimizi bozmadan yolumuza devam ettik ve KTH Etkinlik Ajansı’nı kurduk. Türkiye’deki ilk dijital etkinlik ajanslarındandır. Hem etkinlik yönetimi hem de etkinlik pazarlaması yapıyoruz. Ardından da etkinlikcim.com geldi. Risk alıp, fokusumuzu para kazanacağımız işlerden çok, tamamen bâkir olan teknoloji ve girişimcilik ekosistemine yönelttik.

Ve bir de Flank Esports var.

2017’nin sonuna doğru dünyanın nereye gittiğini ve her şeyin dijitalleşme evresinden daha farklı bir yöne kaydığını gözlemleyip diğer uzmanlık alanlarımızdan Flank Esports’u kurduk. Sporun dijitalleştiği bir çağda yaşıyoruz. Asya Olimpiyatları’nda e-spor resmi branş kabul ediliyor. Türkiye’de de futboldan sonra en çok izlenen branş… Kullanıcı Flank’e girdiğinde favori takımının maçlarını takip edebiliyor, haber içeriklerini okuyabiliyor, maçları izleyebiliyor, maçlar hakkında konuşabiliyor. Fantezi ligi modülümüz de aslında dünyada bir ilk: Kullanıcılar kendi sanal takımını kurup, o rekabeti birebir yaşayabiliyor. Fantezi ligini şu an yapay zekâ teknolojisiyle değiştirip mobil oyun haline getiriyoruz. Mağaza kısmından ürünler alınabiliyor ve e-sporla ilgili her şey buradan takip edilebiliyor.

Robb Report Türkiye Genel Yayın Yönetmeni

gulayk@groupmedya.com