Efsanevi Amazon: Rio Negro

Amazon’un az bilinen kolu Rio Negro’nun siyah sularında sizi destansı bir yolculuk bekliyor.

Palmiye ağacı yeterince masum görünüyor. Bir bayrak direğinden çok daha yükseğe uzanan ince gövdesi karanlık kanopiyi delip geçerek etrafımdaki eğrelti otları ve sarmaşıklara düşen minik güneş ışığı huzmelerini dağıtıyor. Ama Jeffson Araujo dos Santos, bu mülayim görünümlü ağacın göründüğü kadar masum olmadığını biliyor. Eli palalı rehberimin beni Brezilya Amazon yağmur ormanının gizemli derinliklerine getirmesinin sebebi kendi deyişiyle “cangıldaki her şeyin aynı anda hem yardımcı hem de zararlı olabileceğini” göstermek.

Araujo durumu daha iyi anlatmak için palmiye gövdesinin jilet keskinliğindeki kenarına hafifçe dokunmamı işaret ediyor: Gerçekten de gayet iyi kamufle olmuş keskin gövde hiçbir şeyden kuşkulanmayan birini kolayca incitebilir. Ama Araujo palasıyla tomruğu kazıyıp bezelye yeşili şeritlerden bir yığın oluşturarak hain palmiyenin kurbanlarına az biraz merhamet etmekten de geri kalmadığını açıklıyor: “Ağaç açık yaradan akan kanın pıhtılaşmasını sağlayan doğal bir antiseptik aynı zamanda.”

Hiçbir şeyin göründüğü gibi olmadığı ve her şeyin karanlık bir yüzünün bulunduğu efsanevi Amazon’u sakın hafif almayın. Sizi bir güzel doğrayıp ardından acınızı dindirecek şifalı bir merhem sunan palmiye ağaçları sadece başlangıç. Ürkütücü yaratıkların (dünyadaki en ıstırap verici iğneye sahip zehirli mermi karıncalarından insan etinin tadını almış vampir balıklara) ve fantastik bitkilerin (ceset çiçeklerinden yürüyebilen ağaçlara) hikâyeleri, yaklaşık beş buçuk kilometre karelik bölgeyi mitler ve gizemlerle sarmalıyor. Ama bu kesif cangılda Araujo ile birlikte –Brezilya’nın yerel topraklarını ve yerli halklarını keresteciler, madenciler ve diğer kötü adamlara karşı sekiz yıl savunduktan sonra 2002’de Jaguar Jungle Tours adlı macera şirketini kuran eski bir ordu teğmeni– Amazon tehlikeliden ziyade değerli görünüyor. Orman lezzetli meyvelerle dolu; “tüylü, sütlü ve acı” olmayan her şeyin yenebilecek kadar güvenli olduğunu söylüyor Araujo. Yani ekşi cupuaçu, çarkıfelek meyvesi, acai çileği ve citrusy bacury… Tepemizde gürültücü yalıçapkınları cıvıldaşıyor ve yanardöner renkleriyle yusufçuklar uçuşuyor. Bir anda meneviş mavisi bir parıltı çarpıyor gözüme –devasa safir kanatlarıyla muhteşem bir morpho kelebeği. Büyüleniyorum. Burası, hakkında çok şey okuduğum o korkutucu yer olamaz!

Belki de nedeni, yağmur ormanının kesif ağaç topluluklarının hemen ötesinde, Amazon Nehri’nin Kolombiya’dan çıkıp Venezuela ve Brezilya’dan geçen –ve Amazon’un meşhur bulanık kahverengi sularına tezat oluşturan– karanlık sularla dolu kolu Rio Negro’nun uzanmasıdır. Esrarlı akarsuda günlerdir yol alıyorum ve yol boyunca rengârenk tukanlar ile yaprak kurbağalarıyla karşılaşmama rağmen bu alengirli bölgeye adım atacak kadar cesur olanlara karşı uyarı görevi üstlenen ürkütücü yaratıklar topluluğuna hâlâ rastlamadım.

Amazon’un komşu Peru’daki daha çok bilinen bölümlerinde bir aşağı bir yukarı salınan nehir teknelerine de henüz rastlamadım. Öte yandan Negro’yu Eugenio adlı altı kamaralı 35 metrelik süper yatla arşınlarken, manzarayı dünyanın en büyük nehrinin bu saklı koluna bir dizi yeni gezi düzenleyen São Paulo merkezli seyahat acentesi Matueté’nin sahibi Martin Frankenberg ile paylaşıyorum. Frankenberg beş günlük maceramızda bize eşlik etmesi için Amazon uzmanlarından oluşan birinci sınıf bir ekip topladı: Yatta yedi kişilik mürettebatın dışında görkemli Negro’nun yakınlarındaki küçük bir kabilede yetişen yerel rehber Kapiro Apurina; Matueté’nin baş rehberi Isabela Abreu; Brezilya’nın ünlü ‘yağmur ormanından sofraya’ restoranı Banzeiro’nun saygın şefi Felipe Schaedler var. Negro’dan aşağı süzülüp zaman zaman balıkçıların rabeta’larının yanından geçerken Eugenio engin bölgenin eşsiz lezzetlerini, tarihini ve kültürünü tek bir yerde buluşturan, Amazon hayatının yüzen bir mikro evreniymiş gibi geliyor bana.

Eugenio’da Amazon’un tadını en konforlu haliyle çıkarıyorum. Güneşle yıkanan süit kamaramda dinlenmiyorsam, Schaedler’in yerel malzemelerle hazırladığı –taze nehir balıkları, manyok unu, Brezilya yemişleri ve nadir Yanomami mantarları dâhil– tadım menülerini atıştırıyor ve öğlenleri tembel tembel yüzdükten sonra güvertede şekerleme yapıyorum demektir. Bizi bekleyen maceralar ise –Apurina ile ağaçlara tırmanmak ve cangılda yürümek; nehrin yılankavi kanallarında Abreu ile çıktığımız kano gezileri– sadece bir demir atımlık ya da sandalla kürek çekmelik mesafede. Pirana tutmak için Ariau Nehri’nin tuzlu sularına yelken açtığımız bir gün beyaz yüzlü sincap maymunu sürüsüyle karşılaşmanın şaşkınlığını yaşıyoruz –aralarından biri Apurina’nın elindeki muzu kapıveriyor. Başka bir gün meşalelerle aydınlanan bir kumsalda ızgara balık ve sebzelerle ziyafet çekiyoruz kendimize. Ve bir akşam dünyadaki en büyük nehir takımadalarından birine ev sahipliği eden Anavilhanas Ulusal Parkı’nın incecik adaları arasında mekik dokuyoruz. Yat beyaz kumlarla dolu bir kumsal şeridinde demir attığında, kızgın kırmızı ay ufukta yükselirken ılık sulara dalıyorum –nehrin hafiften asidik yapısı yüzünden sivrisineklerden de muaf olduğunu söylüyor Frankenberg. Her şey taze görünüyor, taze hissettiriyor, taze kokuyor. Gökyüzünü yarıp geçen parlak bir alev topu ilişiyor gözüme; kaybolmadan önce kırmızıdan turuncuya, turuncudan zümrüt yeşiline dönüşüyor. Bu benim ilk meteorum.

Nihayetinde maceranın en heyecan verici kısmı Rio Negro’nun suları. Turistlerin varlığıyla bozulmamış –Amazon Nehri’nin en güzel sularında dahi yüzmeyi imkânsız kılan tehlikeli yırtıcılardan bahsetmiyorum bile– nehir kolu bu gelişen ekosistemin somut (ve sahici) bir parçası. Eugenio’daki son sabahımda Negro ile Amazon’un kesiştiği noktanın biraz uzağındaki küçük bir ırmak olan Lago Acajatuba’ya demir attığımız sırada karabatakların çığlıklarıyla uyanıyorum. Muhtemelen Amazon’un kelimenin gerçek anlamıyla en masum türünü bulacağımız yer orası: Pembe nehir yunusu.

Güneşin ısıttığı sulara atladıktan sadece bir dakika sonra gül rengi bir memelinin kaygan derisinin bacaklarımı yalayarak geçtiğini hissediyorum. Doğal yaşamla öylesine iç içeyim ki donup kalıyorum. Normalde hayvanlara dokunmak genellikle yasaktır, ancak burada hayvanlar bana dokunuyor. Karşılık vermeye cüret edebilir miyim? Ben henüz ne yapacağıma karar veremeden 135 kiloluk safi kas yığını sudan fırlayıp havada dönüyor, ardından köpükler sıçratarak sırt üstü sulara gömülüyor. Oyun oynuyoruz demek… Ona katılmamak kabalık olur. Ellerimi uzatıyor ve pürüzsüz gövdesinin parmaklarıma sürtünmesini bekliyorum ve birden arkadaş oluyoruz.

Cıvıldaşan pembelikle geçirdiğim bir saatin ardından, beni medeniyete geri götürmek için suya inen deniz uçağı oyunumuzu bölüyor. Uçakta nehrin yavaş yavaş ince, siyah bir çizgiye dönüşmesini izliyorum. Yaklaşık 2000 metre yüksekte Frankenberg yüzdüğümüz takımadayı, tırmandığımız devasa Samauma ağacını ve kumlara uzanıp gökyüzünün yıldızlarla bezenmesini izlediğimiz altın kumsalı işaret ediyor. Ve sonra Negro’nun obsidyen sularının haşmetli Amazon’un kahverengi sularıyla buluştuğu yerde, neon yeşili ağaç tepeleriyle çevrili karanlık patikasından aşağı ilerleyen Eugenio’yu görüyorum. Tıpkı yarattığı burgaca kapılan epik hatıralar dizisi gibi arkasında beyaz sulardan oluşan uzun bir iz bırakıyor.