Denizcilikten Esinlenerek Tasarlanan Saatler

Denizcilerin Pratikliğiyle Şekillenen Tasarımlar

RESERVOIR TIEFENMESSER, denizaltılardaki derinlik ölçerlerden alınan retrograd dakika göstergesiyle.

İkinci Kaptan William Murdoch, Titanic’in kaptan köprüsünden bir buzdağı gördüğünde makine telgrafı (makine dairesine gönderilen mesajların görüntülenmesini sağlayan telgraf) aracılığıyla pervaneleri durdurmaları emrini verdi. Kullandığı mekanizma böyle acil durumlar için geliştirilmişti. Ve geminin ‘batmaz’ gövdesinin tersine tam da tasarlandığı şekilde görevini yerine getirdi. William Chadburn’un 1870’te patentini aldığı ve yarım yüzyılı aşkın süre gemilerin standart tertibatlarından olan makine telgrafı, buharlı gemi dönemi navigasyonundaki ikaz sorunlarından birini gidermeyi hedefliyordu: Yelkenli gemilerin tersine buharlı gemiler, kaptanın sadece sesiyle kontrol edemeyeceği kadar büyük ve hızlıydı. Makine dairesiyle iletişim kurmak da kaptan köprüsü ile arasındaki mesafe yüzünden özellikle sinir bozucuydu.

Chadburn’un telgrafı, zincir ve makara sistemiyle mesaj yolluyordu. Cam kadranlara yazılı standart komutlar barındıran tıpatıp aynı üniteler, kaptan ve mühendisin yanına yerleştiriliyordu. Kaptan mesaj göndermek için bir kolu çektiğinde, mühendisin ünitesindeki ibre dönüyor ve zil sesi çıkararak dikkatini çekiyordu. Mühendis kendi ünitesindeki kolu aynı pozisyona getirerek komutu aldığını onaylıyordu.

Bugün Chadburn telgrafı, Buharlı Gemi Çağı’nın ikonlarından biri; kesintisiz iletişim ihtiyacından doğan kadranındaki açık ve okunaklı denizcilik ibareleri sayesinde –tam yol ileriden tam yol geriye kadar– hemen ayırt ediliyor. Güçlü estetik özelliklerinin arkasında yaklaşık 50 tonluk bir demir yığınını kumanda etmenin zorlukları var. Zira tasarım pratiklik baskısıyla sınırlandığında daha fazla gelişmeye eğilimlidir.

Franck Muller Vanguard V45 S6 Yachting pusula gülü şeklinde bir saniye alt kadranı barındırıyor.

Kronometrelerden sekstantlara ve teodolitlere dek bir gemideki çoğu alet pragmatik olarak yüksek performans için tasarlanır. Bu prensipler dalgalarla yalpalanan ve kendi manyetik alanlarını üreten teknelerde fiziksel stabilite ve manyetik hassasiyete gereksinim duyan pusula gibi temel aletlere bile uyarlanır.

Pusula, pratik bakımdan navigasyonun kendisi kadar eskidir. Başlangıçta mıknatıslı bir demir çubuğun bir parça samana gömülü halde suya bırakılmasından ibaret olan alet, Ortaçağ’ın sonunda Avrupa’ya geldiğinde, raptiyeler üzerinde dengede duran yuvarlak kartlara takılmasıyla gelişmeye başladı. Kartlara çizilen oklar sekiz ana rüzgârı gösteriyordu ve alt bölümlere bölünmüş hali klasik pusula gülünü ortaya çıkarıyordu.

Buharlı gemi pusulalarında bu 16 nokta korundu –rüzgârların önemi kalmamışken bile yön bulmaya yardım ediyordu– ama neredeyse diğer her bakımdan değiştirildi. Mıknatıslı çelik miktarının artırılmasıyla kartlar jeomanyetik alanlara daha tepkili hale geldi ve ilave ağırlık, kartların sıvı içinde (genellikle donmasını önlemek amacıyla alkol karıştırılmış su) yüzdürülmesiyle dengelendi. Yatay hareket de pusulanın yalpa çemberine yerleştirilmesiyle bertaraf edildi. En önemlisi, tüm teçhizat bir pusula dolabına koyuldu: Geminin metal gövdesinden kaynaklı manyetik bozulmaları dengeleyen, demir küreler tutan dirsekleriyle tepeli pirinç dolap.

Denizcilik tasarımındaki pragmatizm, buharlı gemilerin modasının geçmesiyle sona ermedi. Tersine gemicilik daha fazlasını talep ettikçe pragmatizm de denizaltıların kumanda odalarında zirveye ulaştı. Bu sıkışık bölmelerde pupa ve pruvadan sorumlu mürettebat, aracın indiği derinliği ve açısını gösteren bir dizi aleti gözlemleyerek denizaltının istikrarlı kalması için birlikte çalışırdı.

Ulysse Nardin Marine Torpilleur Military deniz kronometresi ve saatlerine modern bir yorum getiriyor.

Basınç aletleri sadece derinliği gösterdiklerinden değil, mürettebatın asıl görevi gövdeyi kaplayan balast tanklarını boşaltıp doldurmak olduğundan özellikle önemliydi. (Tanklar suyla ağırlaşırdı ve gerektiğinde denge sağlamak amacıyla basınçlı havanın kuvvetiyle hafifletilirlerdi.) Bilgi asgari düzeydeydi. Aletlerin okunurluğu parlak radyum ve Sans Serif yazı tipiyle yazılmış numaralar barındıran siyah kadranlar ve basınç seviyelerini belirten radyum boyalı iğnelerle artırılırdı.

Yine de bu aletlerin tasarımları buhar kazanının içindeki basınçla boğuşan Titanic’teki bir mühendise tanıdık geliyor olmalı. Yeni teknolojiler gelip gider, ama pragmatik tasarım batmadan baki kalır.