Dalgıç Saatleri

Denizaltılar ve dalgıç saatlerinin ortak noktaları var.

Astronot Neil Armstrong ay yüzeyine adımını atmadan dokuz yıl önce İsviçreli denizbilimci ve ABD Donanması’ndan Teğmen Don Walsh, Mariana Çukuru’nun tabanına –Pasifik’in altında 10 bin metreyi aşkın derinliğiyle tüm dünya okyanusları arasında bilinen en derin nokta– düzenlenen tehlikeli ve emsalsiz bir keşif gezisine çıkmak için Trieste adlı batiskafa bindi. Denizaltının dışına takılı deneysel bir Rolex Deep Sea Special kol saati de onlara eşlik ediyordu. Piccard, yüzeye geri döndüklerinde Rolex genel merkezine bir telgraf gönderdi. Saat camiasında pek meşhur olan o telgrafta şöyle yazıyordu: “Saatinizin deniz yüzeyinden 11 bin metre derinlikte tıkır tıkır işlediğini bildirmekten mutluluk duyuyorum.”

Sualtında kullanılabilen iki cihazın, yani saat ve denizaltının birlikteliği günümüze kadar devam eden bir dizi paralel teknik zorluğu ve gelişmeyi yansıtıyor. Bu zorluklardan en önemlisi hem denizaltı hem saat gövdesinin maruz kaldığı basıncı hesaba katarak çalışma dinamiklerini tasarlamak.

Triton Submarines’in baş tasarım mühendisi John Ramsay, “Denizaltı dalışa geçtiğinde basınç yüzünden ezilip sıkışarak şekil değiştirmeye de başlar” diye açıklıyor. “Daha derine indikçe denizaltı kendini mühürler.” Bu nedenle denizaltının şekli ve dayanıklılığı (dalgıç saatinde olduğu gibi) inşasındaki en kritik unsurlardır.

Kişisel denizaltı üreticisi SEAmagine Hydrospace Corp.’un başkanı Charles Kohnen, “Saat yapımcıları ile denizaltı mühendislerinin ortak zorluğu, formdur” diyor. “Basınca dayanıklı tankın şekli en az kullanılan materyal kadar, hatta ondan daha önemlidir. Basıncın şeklin etrafında nasıl eşit oranda dağıldığı çok mühim bir nokta.”

Fifty Fathoms dalgıç saatleri koleksiyonunun üreticisi Blancpain’in CEO’su Marc Hayek, “Bir saati çok derinlerde sugeçirmez kılmak artık yapması o kadar zor bir şey değil” diyor. “Hata payını azaltıp performansı daha istikrarlı hale getirerek ilerleme kaydedilebiliyor.”

Benzer biçimde, denizaltı alanındaki gelişmeler de üretimdeki ilerlemeler doğrultusunda gerçekleşiyor. “10 yıl önce bir dolu kaynak işlemi kullanırdık” diyor Ramsay. “Ama denizaltılarımız şimdilerde daha ziyade bir saat yapımcısının gösterdiği hassasiyet seviyesinde inşa ediliyor. Mükemmel şekle ulaşana dek her şey yekpare metal çıkmalardan işleniyor. Denizaltının şekli ve büyüklüğünden en küçük milimine kadar, her şeyden haberdarız. Bu da basınca maruz kaldığında denizaltının nasıl bir performans sergileyeceğini kesinlikle bilmemize olanak veriyor.”

Kauçuk ve akrilik gibi ihtisaslaşmış materyallerin tepkisel özelliklerinin yanı sıra şekli ve dayanıklılığı, denizaltının sadece bir değil binlerce kez başarılı ve güvenli bir biçimde derinliklere dalma becerisindeki hayati unsurlar. “Dalış esnasında her şey büzülür ve salınır” diyor Kohen. “Bu da materyale ve sistemin tamamına büyük bir yük bindirir. Basınca dayanıklı bir denizaltı inşa etmek meselelerden sadece biri; diğer mesele aynı şeyi kaç kere yapabileceği… 1.000 metreye dalan denizaltılarımızdaki pencerelerin kalınlık oranını, 4.000 metredeki basıncı karşılayacak akrilikten yapıyoruz. 10 bin döngünün üstesinden gelmelerini sağlamak için temel aldığımız marj bu.”

Kişisel batiskaflar, mekanik saatlerde kullanılan genel materyallerden bazılarını paylaşsa da –titanyumun çeşitli formları ve tuzlu suyun aşındırma özelliğine dayanıklı havacılık sınıfı alüminyum türleri gibi– endüstrinin yıldızı akrilik. Triton, geçenlerde keşif batiskaflarına yönelik en büyük ve kalın akrilik yuvarları üretmek amacıyla kısa bir süre önce yeni bir tesis inşa eden Alman kimya şirketi Evonik ile özel bir ortaklığa imza attı. Süreç disk şeklinde kesilen, ısıtılan ve küre şeklini alması için kalıba dökülen 1,2 metrekarelik akrilik levhayla başlıyor. Ardından optik nitelikleri sarılaşmaya eğilimli döküm materyalden çok daha iyi olan mükemmel şeffaflıkta bir küreye dönüşecek biçimde işleniyor.

Saat yapımcıları ve denizaltı endüstrisi paralel yollarda ilerlemesine rağmen aralarında neredeyse hiç iletişim yok. Bilakis her ikisi de müşterilerinin hayal güçlerine erişmek için farklı, daha duygusal ilham kaynaklarına odaklanıyor ve iki su bazlı makine arasındaki nihai anlamlı benzerlik de bundan ibaret olabilir. Kohen’e sorarsanız, fikir yaratımının kaynağı bilimkurgu.

Uzay Yolu ve Yıldız Savaşları” diyor şakayla karışık. “İster uzayda ister hidro uzayda seyahat ediyor olsun, birbiriyle örtüşen tasarım ve materyaller, ayrıca bir keşfetme duygusu var. En az bin kez daldım; derine indikçe ışık azaldıkça azalır ve 1.000 metrede aklınızı başınızdan alan bir panoramayla karşı karşıya kalırsınız. Kimse o yaratıkların ne olduğunu bilmiyor. Dış uzaydaymışsınız ve başka bir gezegeni ziyaret ediyormuş gibi hissedersiniz.”