Çağdaş Heykeller Atölyesi

 

Teknolojiyi güncel bir estetik yaratmak için kullanan Seçkin Pirim, soyut eserleri izlerken de duygularımızın harekete geçebileceğini kanıtlıyor.

Seçkin Pirim, çağdaş heykel alanının önde gelen sanatçılarından… Onu farklı ve özel kılan, koleksiyonerlerin ilgi odağına dönüştüren ise neo minimalist formlarda eserler üretmesi. Erken döneminden bugününe dek Mevlevi’den ilham alıp ‘birden bütün’e odaklanan sanatçı, her daim formlar ve renkler arasında güçlü bağlar kurmayı başarıyor. Bu sayede izleyicilerin soyut bir eserden dâhi tıpkı figüratif olanlardaki gibi duygusal bir bağ kurmalarına olanak veriyor. Pirim’in sanatının en can alıcı noktası, teknolojiyi çağdaş heykellerine güncel bir estetik getirmek için kullanması. Bu açıdan bakıldığında sanatsal fikirlerin somut ifadeleri olarak en özel koleksiyonlarda yer alan bu yapıtlar teknolojik dünya ile ‘bağ’ kurmayı başarıyor.

Düz ve geometrik formlar, çoklu katmanlar ve canlı renkler ile heykeli çağdaş bir kimliğe büründüren sanatçı ile İstanbul, Maslak’ta, Atatürk Oto Sanayi Sitesi’ndeki atölyesinde buluşup, birbirinden çarpıcı sanat eserlerinin üretim aşamalarını dinledim.

 

 

Sanatçıların farklı dönemleri koleksiyonerler için büyük keşiflerdir aynı zamanda. Seçkin Pirim, sanat üretiminde şu an hangi döneminde?

Üniversiteden mezun olduktan sonra geçen ilk 10 yıl –bütün genç sanatçıların başına geldiği gibi– bir kimlik yaratma ya da aklımdakileri gerçekliğe dökmek için geçti; bir nevi arayış süreciydi. Şu anda da kendimce yakaladıklarımı geliştirmeye çalıştığım bir dönemdeyim. Yani, bütün işlerimi olgunlaştırmaya ve yoğunlaştırmaya çalışıyorum. Bu da yaklaşık sekiz yıldır devam ediyor.

 

O arayış süreci aslında hiç bitmiyor sanırım.

Tabii ki. Aradan geçen zaman içinde işlerim farklı da olsa aslında bir o kadar da farklı değil. Şöyle ki: Yola ilk çıktığımda Mevlana’dan etkilenip, ‘birden bütüne’ felsefesini benimsemiştim. Ve bugüne kadar ürettiğim işler farklı görünseler de, hep bu felsefe etrafında şekillendi. Şimdiki işlerimde daha çok katmana yer veriyorum. Bu katmanlar da bir araya geldiklerinde ‘bir’i oluşturuyor. Bunların bir adım ötesinde ‘çalışmalarımı nasıl ileriye taşıyabilirim, ne yapabilirim’i fazlasıyla düşünüyorum. Elbette çok farklı işler, yeni fikirler çıkabilir ortaya ama ‘birden bütüne’ felsefesi hep olacak.

 

 

Yeni bir serginiz olacaktı yakın zamanda. Burada hangi yönlerinizi, kullandığınız hangi yeni teknikleri keşfedeceğiz?

İçinde bulunduğumuz durumdan ötürü 2019’a erteledik sergiyi. Ama sergilerimi kurgularken kendi yaşamımdan doneler alıyorum. Son sergimi iki yıl önce New York’ta, Hypochondriacadı altında açmıştım. Hypochondriac, hastalık hastası demek. O dönem üç yıldır bu rahatsızlığı yaşıyordum ve sergiyi kurgularken de kendi hayatımdan yola çıkmıştım. Aslında bu sergi, tedavi sürecim oldu. Önceleri simetrik olan işlerimin Hypochondriac’ta yavaş yavaş bozulmaya, değişmeye başladığını gözlemleyebilirsiniz. Her işten iki tane vardı sergide; biri sağlıklı olan, diğeri hastalığı simgeleyen… Ertelenen sergide de bu sürecin beni nereye taşıdığını izleyebileceksiniz. O hastalık hastalığı durumum tamamen iyileşmedi, ama bir hayli azaldı. Ve salim kafayla bundan sonra neler çıkacak ben de bilmiyorum. Heykelde şöyle bir durum da var: İster istemez prodüksiyonlu işler yapmak durumunda kalıyorsunuz. Atölyeye girip heykeli yapıp çıkamıyorsunuz. Büyük formlu işlerde işin içine mühendis, statikçi ya da mimar da giriyor. Ben de sergilerin genellikle bu süreçlerini seviyorum. Serginin bitmiş halinden daha keyifli benim için.

 

Çünkü bizzat üretim aşamasında oluyorsunuz.

Evet. Bire bir eserlerle yaşadığım için sürekli yeni, farklı şeyler de keşfediyorum. Keşfettiğim her yeni şey de yeni bir işi doğuruyor. Bu kez onun heyecanı başlıyor. Keşke bu süreci izleyiciye de tanıklık ettirebilsem. İnsanlar sergiye geldiklerinde işin nihai kısmını görüyor. Ve onun üzerinden bir okuma yapıyor. Aslında işin yapım aşamasında yaşadığım gel gitler, birikimler, eserin daha iyi anlaşılması adına etkili bir izleme biçimi olabilir.

 

Bunu hiç denediniz mi peki?

Hiç denemedim. Bunlar konuşurken aklıma gelen şeyler… Örneğin atölyeme bir kamera yerleştirilse ve o süreç izlense, “Ne yapıyor bu deli?” derler. Çünkü ben oturup da defterde çizim yaparak başlamıyorum işe. İşleri ilk, havada çiziyorum; hayali olarak… Atölyemde oturup bir boşluğa bakıp, garip hareketler yaptığım oluyor.

 

2019’da gerçekleşecek olan serginiz için ürettiğiniz eserlerden hazır olanlar var mı?

Hayır, henüz değil. Genelde üretim sürecinde teknolojiden çok faydalanıyorum. Bu sayede işin üretim kısmı kısalıyor ve düşünsel kısma daha çok vakit ayırmış oluyorum. Atölyemin Manhattan’ı olarak adlandırdığım bölümüne heykellerimin maketlerini yerleştiriyorum. Kafamda kurguladığım formları uygulamaya geçirdiğimde bazen aynı görüntüyü elde edemiyorum. Bu şekilde bazı işlerimi çöpe attığım bile oldu. O yüzden maketlerini yapıp onlarla vakit geçiriyorum. Biraz yıllanmalarını bekleyip, karşılarına geçip, her gün önlerinden geçerek yeni şeyler ekleyebiliyorum. Karar verdiğim anda da üretim süreci başlıyor; yaklaşık beş ay sürüyor. Şu anda serginin işleri hazır değil, şimdilik kafamda hazır.

 

Eserlerinizde form ve rengi ustalıkla birleştiriyorsunuz. Sizce izleyicilerin eser ile ilişki kurması daha mı kolay oluyor bu şekilde?

Tabii ki. En nihayetinde soyut işler yapıyorum. Çok geniş, uçsuz bucaksız bir alan bu. İzleyicinin soyut bir işle bağ kurması ya da okuması figüratif olana nazaran daha zor. Benim derdim hep şuydu: Acaba izleyiciyi soyut bir işe bakarken ağlatabilir miyim? İki yıl önceki New York sergisinde ilk defa bunu bire bir yaşadım ve başardım. Sergiyi gezen bir kadın ağlayarak dışarıya çıkmış ve beni sormuş. Galeri sahibi beni yanına götürdüğünde kadın bana sarıldı ve “O beyaz işe bakarken ağlayasım geldi ve kendimi durduramadım. Üstelik niye ağladığımı da bilmiyordum” dedi. Çok etkilendim, kafamdaki şeyi başardığımı hissettim orada, çok mutlu oldum. İzleyicinin soyut işle bağ kurmasında renklerin büyük rolü vardır. O yüzden renk kullanıyorum.

 

 

Nasıl seçiyorsunuz renkleri?

İşlerin formuna göre… Bunu da deneyimleyerek yaşadım. Aynı işten üç tane yapıyorum, üçünü de farklı renge boyuyorum. Gerçekten de hiçbiri aynı iş değilmiş gibi duruyor. Blic adlı sergimde bütün işler bembeyazdı. O dönemin rengiydi benim için belki de beyaz. Başka hiçbir renk kullanmak istemedim.

 

Formlar büyüdükçe ve daha karmaşık hâle geldikçe yapıtlarınızın tasarımındaki ve üretimindeki güçlük de artıyor. Heykellerinizi yaratırken dijital araçlar ve en son endüstriyel teknikleri kullandığınızı söylediniz az önce. Bu bağlamda sanatçı, tasarımcı ve mühendis arasındaki çizgiler birbirleriyle iç içe geçiyor değil mi?

Kesinlikle. Öte yandan teknolojiye hayranım. Olabildiğince hem kendi hayatımda hem de işlerimde kullanmaya gayret ediyorum. Bazen kâğıt işlerimde lazer makinesi kullandığımı öğrenen insanlar şaşırabiliyor. Belki de el emeğini görmek istedikleri için bu tepkiyi veriyorlar. Elbette o işleri el ile kesebilirim, ancak bitirmem yaklaşık yedi ayımı alır. Oysa ben spontane çalışan bir sanatçı değilim. Maketinden kurgusuna dek ortaya çıkacak işlerim bellidir, asla değişmez. El ile kessem de sonuç aynı olacak, makine ile kessem de… Lazer makinesi kullanarak yedi aylık süreci bir aya indirmiş oluyorum. Geri kalan zamanı da yeni fikirler üreterek değerlendiriyorum. Yeni teknolojileri de sürekli araştırıyorum, 3D baskı da kullanıyorum.

Aslında önemli olan yaratıcı fikir tabii.

Tabii ki. Günümüz çağında böyle.

 

Geçtiğimiz aylarda Design Shanghai’a katılmıştınız. Çin sanat pazarına yönelik düşüncelerinizi merak ediyorum, nasıldı, nelerle döndünüz?

Design Shanghai bir tasarım haftasıydı ama ben heykellerimle katıldım. Hemen yanımda Zaha Hadid’in standı vardı. Fuar için farklı işler tasarladım ama ana girişe yerleştirilen 14 metrelik heykelim büyük ilgi gördü ve fuarın adeta buluşma noktası olmuştu. Benim için harika bir deneyimdi. Tabii ki Çin büyük bir pazar. Yaklaşık sekiz yıl önce Şanghay Çağdaş Sanat Fuarı’na katılmıştım ve aradan geçen zaman içinde ülkede sanata olan ilginin, harcanan paranın ciddi anlamda arttığını gözlemledim. Öte yandan ‘collectible design’a da ciddi miktarda harcama yaptıklarını söyleyebilirim.

 

Peki, Türkiye’de heykel sanatına yaklaşım nasıl son dönemde?

10-15 yıl öncesinde, “Heykeli koyacak yerim yok” algısı vardı. Son dönemde bu kırıldı. İnsanlar daha çok heykel için yer açmaya başladılar. Özellikle iş yerlerine, holding girişlerine heykellerin yerleştirilmesi hoşuma gidiyor. Koleksiyonerler heykelden zevk almaya başladı. Bu da biz sanatçıların alanını kolaylaştırmaya başladı.